KIRIMDA BİR AKŞAM YEMEĞİ VE MEHMETİN KİTABI

Cihan OKUYUCU
Kırımın Türklerle meskun ilçelerinden Karasubazarın loş ve çamurlu sokaklarında bata çıka ilerleyen minibüsümüz köy imamının evi önünde durduğunda gözüm kol saatime gitti. Vakit neredeyse gece yarısını bulmuştu. Oysa akşam yemeğine bekleniyorduk. Yine da Tatar âdetlerini iyi bilen rehberimizin eli kapının zilini çalarken duraklamadı. Zira biliyordu ki, Türkiye’den gelen biri için, buradaki her Tatar evinin kapısı günün her saatinde açıktır. İnsan sevincini Türkçe’nin bu kullanılmaya kullanılmaya âdeta küflenmiş lehçesiyle de canlı bir şekilde ifade edebilirmiş meğer. Biz de buğusu tüten bir selâm ve sevinç sağanağı altında içeriye buyur edildik. Hanımlar geniş köy evinin bir odasına alındılar. Bizim payımıza ne zamandır misafirlerini bekleyen büyük salonun uzun ahşap masası düştü. O gün hayatımızın en uzun günlerinden biriydi ve hepimiz yorgunduk. Bir minibüse doluşan Akmescitteki küçük Türk kolonimiz sabahın erken saatlerinden beri yollardaydı ve Canköy’den beriye uğramadık Tatar köyü-kasabası bırakmamıştı.
Hangi öğün olursa olsun Çiğböreksiz ve pilavsız Tatar yemeği olmaz. Bu etli ve havuçlu pilav bizdeki Buhara pilavının az değişiği. Ev sahibimiz tepsiye devirdiği kazanın dibindeki eti eliyle parçalayıp dağıtıyor. En az on elin tuttuğu on kaşık ortadaki tepsiye inip kalkmaya başlayadursun, benim gözlerim tam karşıma gelen mütevazı kitaplığın raflarını dolaşmakta.. Kitap ve kitaplık burada köylünün hayatına kadar girmiş. Bu yüzden gözlerim bu manzarayı yadırgamıyor. İlgimi fark eden ev sahibi kitapların serüvenini anlatıyor. Onlar da kendisiyle birlikte binlerce kilometre ötelerden gelmişler. Otobüsler, trenler ve at arabalarıyla oradan oraya taşınmışlar. Yorgun ve solgun ciltler bütün bu maceranın şahidi. Bazılarının sırtındaki isimleri heceliyorum. Rusça edebi eserler ikinci rafın tamamını kaplamış. Onlar düzgün ciltleri ve özenli baskılarıyla hemcinsleri arasında en imtiyazlıları. Kâğıt kapları ve daha amatör baskılarıyla berikilerden ayrılan irili ufaklı Tatarca ve diğer lehçelere ait eserler daha alt raflarda. Şurada bir Nevayi külliyatı var, beride motiflerinden Kazakça olduğunu tahmin ettiğim birkaç eser daha… Kullanılmaktan ciltleri aşınmış battal boyda birkaç Kur’ân-ı Kerim ise bütün bu eserlere üstünlüklerini yerleriyle de gösterir tarzda en üst rafa kurulmuşlar. Bunların yanında yine elifba ve ilmihal türü bazı dinî kitaplar sıralanmış. Bunlar arasında dolaşan bakışlarım bir noktada durdu. Bu orta kalınlıktaki açık yeşil kaplı küçük eser bana bir yerlerden tanıdık hissini vermişti. Bir daha bakınca mukavva kapağın Türk işi olduğuna hükmettim. Buna mukabil okunamayacak kadar küçük sırt yazıları Kril alfabesiyle yazılmıştı. Nihayet merakımı yenemeyerek sofradan kalktım ve kitabı yerinden çektim. Kapağın üzerindeki yazı benim için tam bir sürprizdi: “Kur’an Elifbası-Yene İmannın Şarttarı”. Aman Allah’ım bu kitap o kitaptı.. Hangi kitap mı? Bizim Mehmet’in kitabı canım! A tabi, sevgili okuyucu bizim gariban Mehmet’i ve onun kitabını nereden bilecek.. O halde bu kitabın ilginç hikâyesini anlatmalı.
Aşağı yukarı bundan sekiz yıl önce olmalı. Bir gece başkasını aramak için geç sayılacak bir saatte ev telefonum çaldı. Bizim hanım; “Bu saatte aradığına göre mutlaka seninkidir.” dedi. Ahizeyi kaldırdım ki gerçekten o. Uzun bir hal hatır faslından sonra “benimki” nihayet asıl konuya girdi:
-Hocam, bu saatte rahatsız ettim, kusura bakma. Ama senin yardımına ihtiyacım var!
-Hayırdır inşallah. Buyur seni dinliyorum.
Bizimki kırık dökük Türkçe’siyle uzun uzun derdini anlattı. Özetle diyordu ki: “Biz ne biçim Türk ne biçim Müslüman’dık böyle. Orta Asya’daki Müslüman Türk kardeşlerimiz için hiçbir şey yapmıyorduk. İşte koca Rusya çökmüş ve Allah onları esaretten kurtarmıştı ama yıllardır, dinden diyanetten haberi olmayan bu kardeşlerimizin vebali bizim üzerimizdeydi. Peki şimdiye kadar biz ne yapmıştık. Hiç! İla ahir..” Sonuç olarak bizimki bir Kur’ân bastırmak ve oralara göndermek istiyordu. Güzel fikir ama, insanlar dinlerini Kur’ân’dan öğrenmezdi ki! Acaba Mehmet, Kur’ân derken ne kastediyordu? Diğer taraftan piyasada bunca basılı Kur’ân varken buna ne lüzum vardı. Nihayet konuşma ilerleyince onun Kur’ân derken aslında bir ilmihal kastettiğini anlayabildim. Peki nasıl bir ilmihal olacaktı bu? Orta Asya’da beşi devlet olmak üzere mevcut bulunan bir sürü Türk topluluğundan hangisinin lehçesiyle yazılacaktı? Eseri yazdırmak için uygun eleman bulunabilecek miydi ? Ben durumdan ümitsizdim. Bu iş bizim gariban Mehmet’i çok aşardı. O yüzden arkadaşımı vazgeçirmeye çalıştım. Nafile. Bizimki ısrar ediyor, soruyor soruyordu.. Bu işlerle ilgili kurumlar, vakıflar, kişiler… Onlara ait adresler yahut tarifler, varsa telefonlar.. Bir ara can sıkıntısıyla gözüm saatime kaydı. Konuşmamız neredeyse bir saate yaklaşıyordu. Nihayet ahizeyi yerine koyarken kendi kendime söyleniyordum: “A güzel kardeşim! İyisin, hoşsun da bunlar senin işin değil ki!. Hayır mı yapmak istiyorsun? Bunun bin bir yolu var. Git birkaç açı doyur, bir iki fakiri giydir. Kitap basmak, Orta Asyalara göndermek senin neyine..”
Böyle düşünmekte haksız değildim. Zira Mehmet ümmiydi. Söylediklerimi kaydetme şansı yoktu ve bunların hepsini yarın unutup gidecekti şüphesiz. Benim de zahmetim yanıma kâr kalacaktı.. Hadi bazı isimleri, adresleri unutmadı diyelim. Söylediğim kişilerle görüşmesine imkân var mıydı. Tamamıyla Pütürge hançeresiyle konuşan ve iki kelimeyi bir araya getirmekten aciz zavallı arkadaşımı kim ciddiye alır, muhatap kabul ederdi. İçimden epeyce söylendikten sonra sinirlerim yatışınca adamcağızın günahını aldığımı düşündüm. En azından iyi niyeti, gayreti takdire lâyık değil miydi.. Nasıl olsa yarın bir iki denemeden sonra kendisi de yanlış bir iş tuttuğunu anlayacak, unutup gidecekti.. Buna emindim. Buna emin miydim? Hayır. Aslında buna hiç de emin değildim. Çünkü bizimki Nuh deyince dönmeyen cinsinden… Eh, hadi hayırlısı, bekleyelim görelim. Üç gün sonra neredeyse aynı saatlerde telefon çalınca içim cızz etti. Eyvah bu yine oydu. Bu saatte başka kim arardı ki… Çarnaçar ahizeye uzandım. Hayret. Mehmet üç gün içinde epeyce yol almıştı. Sadece benim verdiğim isimlerle değil daha başkalarıyla da görüşmüştü. Ankara’ya gitmiş Namık Kemal Zeybek ve Prof. Dr. Nevzat Yalçıntaş’a ulaşmıştı. Türk Dünyası Araştırmaları Vakfına uğramış Turan hocaya projesini anlatmıştı.. O anlatıyor ben inanmakla inanmamak arasında dinliyordum. Neyse efendim, bütün bu görüşmelerden sonra yapılacak iş belirginleşmiş, Kazakça bir ilmihal basılmasına karar verilmiş. Güzel tesadüf! Meğer Halife Altay’ın fi tarihinde yazdığı Kazakça bir ilmihal varmış. Yaşı doksana varan bu yaşlı mücahit gençliğinde memleketinde medrese tahsili görmüş ve o sıralarda bir de ilmihal yazmış.. Ne ala! Mehmet ondan da randevu almış bile. Yarın Zeytinburnu’na gidecek görüşecek. Rızasını alırsa bazı ilâvelerle basacak.. Şimdilik havadisler bu kadardı. İçimden “eh hiç de fena değil” dedim. Yoğun iş gücü arasında üç güne bunca şeyi sıkıştıran arkadaşım galiba bir şeyler becerecekti, kim bilir. Müteakip bir ay boyunca bu konuşmalar tekrar etti. Halife Altay bulunmuş, rızası alınmıştı. Şimdi metni Kril alfabesiyle bilgisayara geçirmek ve güncelleştirmek kalıyordu. Bir sonraki arayışında Mehmet beklenmedik bir sıkıntıdan bahsediyordu. Meğer bir ilmihalin basımı için Din İşleri Yüksek Kurulunun onayı gerekiyormuş. Dosyanın bu kurulda görüşülüp onaylanması en az altı ay sürermiş. Ama Mehmet’in acelesi var, değil altı ay, bir ay bile bekleyemez! Zora dağ mı dayanır. Bizimki kafasını oraya buraya çarpa çarpa nihayet müftülükten yarım çeyrek bir izin koparabilmiş ve şimdi iş kaliteli bir yayın evi bulup anlaşmaya gelmişti. Ona bazı isimler verdim, tavsiyelerde bulundum. Lâkin Mehmet çarıklı erkandan.. Herkese danışır ama sonunda kendi bildiğini okur.. Diğer taraftan parası da kıymetli mi kıymetli. Yayın evlerinin istediği fiyatı fazla bulmuş ve sonunda eseri özel bir matbaada kendi adına bastırmaya karar vermiş. İyi hadi bakalım.. Nihayet ilk konuşmamızın üzerinden bir ay geçti geçmedi ki Mehmet’ten mutlu haberi aldım: Kitap on iki bin adet basılmış ve arkadaşım eşime dostuma dağıtılmak üzere benim adresime de 50 adet postalamıştı.. Ertesi gün kargo görevlisi kocaman paketi odama getirdiğinde kan ter içinde kalmıştı. Kalın ambalaj kağıdını yırtıp ilk nüshayı elime alınca hayretler içinde kaldım. Baskı kalitesi, kağıt, mizanpaj, kapak.. Eh pes doğrusu! Olursa bu kadar olurdu.. Mehmet beni şaşırtmış ve kendisi hakkındaki istihfafıma pişman etmişti. Tamamen yabancısı olduğu bir konuda bu kadar kısa süre içinde gösterdiği başarı inanılmayacak bir şeydi. Kerata reklamını da unutmamıştı bu arada. Kapakaltı sayfasının ortasında eserin Mehmet T. tarafından Kazak Müslümanları için bastırıldığı kaydedilmişti.
Şimdi sıra dağıtıma gelmişti. Kazakistan’da bu işi yapacak vakıflar ve yetkililer bulunacak ve kitaplar onlar marifetiyle ihtiyaç sahiplerine ulaştırılacaktı. Fakat işin en zor kısmı da burası olmuş. “Benimki” bir hafta sonra aradığında çektiklerini anlatıyordu:
-Hocam kitabı göndermek için neler çektim bir bilsen. Kargo şirketleri kilo üzerinden fiyat alıyormuş. Bizim kitap da birinci hamur ya tövbe leş gibi. Hesab ettim, taşıma ücreti basma masrafının tam iki katı. Bizim gibi Allah’ın garibanında nerde o para! Havaalanında kapısını çalmadığım kimse kalmadı. Ona yalvardım, buna dil döktüm. Öyle bıktılar ki beni gören sıvışmaya başladı. Neredeyse tutuklatıp polise vereceklerdi… Nihayet mescitte eli yüzü nurlu, bıyıkları sarkık birini buldum. Meğer taşıma şirketinde gece amiriymiş. Dedim ki ilgilenirse benimle bu ilgilenir. Derdimi anlatınca adam halime acıdı: “Hemşerim, madem hayırlı bir iş yapıyorsun, sana yardımcı olmamız lâzım. Biz bu kitapların beşte birini ücretli kaydedelim, geri kalanını kayıtsız alalım. Ama şimdi buralarda hiç görünme. Önümüzdeki Çarşamba günü filanca saatte gece nöbeti bende. Kitapları bir kamyonete yükle ve birkaç işçiyle birlikte gel, elini çabuk tutarsan kimse farkına varmadan işini hallederim.” dedi. Ah hocam! Bunu diyen adamın eli ayağı öpülmez mi! Neyse söylediği gün bizi yan kapıdan içeri soktu. Kamyonet kargo uçağına elli metre kadar yanaştı. Tam 180 koli. Kolileri de biraz büyük tutmuşuz. Mübarek, taş gibi yerinden kalkmıyor.. Yanımda iki hamal var ama ben ikisinden daha çok taşıyorum. E, zaten hamallıktan gelmişiz, onların canı bizimkinden tatlı. Hasılı işi bitirene kadar ter topuğumdan çıktı, bir hafta sırtımın ağrısı geçmedi.”
İşte elimde tuttuğum yeşil kaplı kitabın hikâyesi buydu. Şimdi bu kitap umulmadık bir yerde sürpriz bir şekilde karşıma çıkmış beni heyecanlandırmıştı. Ev sahibi elimdeki esere gösterdiğim ilgiyi fark etmişti. Meraklı gözlerle beni takip ediyordu. Sebebini açıklamak zorunda kaldım:
-Kitabın kapağında ismi olan finansör, benim arkadaşımdır. Bu yüzden esere sizin kitaplarınız arasında rastlamak beni şaşırttı.”
Bu sefer şaşırma sırası ev sahibindeydi:
– Ya öyle mi! Şu Allah’ın işine bak. Ben de onu tanıyan birini arıyordum. Bakın sebebini açıklayayım. Bu ilmihalin bizim dini hayatımızdaki yeri çok büyüktür. Bundan sekiz sene kadar önceydi. O sırada ben Jezkazgan şehrinde küçük bir mescitte imamdım. Arkadaşlar Türkiye’den gönderilmiş kocaman bir koli getirdiler. İçinde bu ilmihalden 75 tane vardı. Bunun bizim için ne demek olduğunu bilemezsiniz. O zamana kadar hâlâ dedelerimizden kalma lime lime olmuş elifbaları kullanıyorduk. Kitab başka mescitlere de gönderilmiş ve kısa sürede kapışılmış. Büyük talep üzerine onu Kazakistan’da yeniden bastılar. Böylece Rusya’nın dağılmasından sonra Kazakistan’da basılan ilk dini kitap bu oldu. Nazarbayev kitabın yazarını Kazakistan’a davet edip ona yüksek devlet nişanı verdi.”
Hayret işin bu kısmını ne ben biliyordum, ne de Mehmet. O sırada imam elimden kitabı aldı ve kapaktaki isme parmağını bastırarak:
-Sayın profesör, madem bu zatı tanıyorsunuz, lütfen bana söyler misiniz, bu Mehmet Bey kimdir? Fabrikatör mü? Yazar mı? Din âlimi mi? Daha önce Türkiye’den gelen-giden çok kişiye sordum bilen çıkmadı. Doğrusu böyle büyük bir hayrı işleyen mübarek zatı tanımak ve ona teşekkür etmek isterdim.
İçimde bir şeyler düğümlendi, başım bir hoş oldu. Bakındı şu Allah’ın işine.. Mehmet’in arkadaşı olmak ev sahibimiz nezdindeki itibarımı birden yükseltmişti. Fabrikatörlük, yazarlık ve şu bizim Pütürgeli Mehmet ha! İnanılacak gibi değildi. Bizimkinin attığı taş nerelere ulaşmış, hangi denizlerde ne fırtınalar koparmış. İçimden ona bir selâm gönderdim ve dedim ki: “Ah benim garip Mehmet’im.. Ey, yedi yaşında yetim kalmış ve İstanbul’un köprü altlarında büyümüş, okuma yazmadan bile mahrum doğu delikanlısı. Sen, bir iş başarmak için ne bilgi ne para, hatta ne de düzgün konuşmanın şart olmadığını bana bir kere daha öğrettin. Bir kere daha anladım ki bunların hepsinden önemli olan senin taşıdığın gibi bir yüreğe sahip olmakmış..”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir