Mahmut Kaplan
İddiaların aksine sosyal hayatla iç içedir eski edebiyatımız. Şair, içinde yetiştiği, kendini idrâk ettiği toplumun değerlerini, inanışlarını, gelenek ve göreneklerini şiirlerinde imkânları ölçüsünde verir. Zaten sanat anlayışları da bu değerler manzumesinin neticesidir. Ramazan ayı şairler için hünerlerini sergileme fırsatını verir. Padişaha, sadrazama, şeyhülislama ve diğer devlet büyüklerine ramazaniyeler sunar; karşılığında önemli hediyelere, ihsanlara nail olurlardı. Ramazan’ın gelişi, iftar ve sahurlar, teravih namazları ve ramazan eğlenceleri bu tür kasidelerde resmi geçit yapar.
Şairlerin ramazanla ilgili yazdıkları sadece kasidelerle sınırlı değildir. Şairler, çeşitli vesilelerle kaleme aldıkları nasihat-nâme türü eserlerde genellikle ramazan ve oruca dair bir bölüm açar, yılda bir gelen bu ibadet ayının değerlendirilmesi hususunda ayet ve hadislere dayalı öğütler verirler.
Bu yazımızda 18.yüzyılın başlarında Urfalı Şair Nâbî’nin, oğlu Ebulhayr için kaleme aldığı Hayri-nâme’nin (yaygın adıyla Hayriyye-i Nâbî) ramazanla ilgili bölümünü değerlendirmeye çalışacağız.
Bu eser, yazıldığı tarihten itibaren çok sevilmiş ve birçok naziresi kaleme alınmıştır. Hayriyye, Ebulhayr’ın şahsında çağın bütün gençlerini hedef almıştır. Şair, oğlunu muhatap almış görünse de amacı çağdaşlarını uyarmak, öğüt vermek, Osmanlı Devleti’nin gittikçe kötüye giden durumuna bir aydın olarak elinden geldiğince engel olmaktır. Bu nedenle yer yer devlete sert eleştiriler de yönelten Nâbî, oğluna ve yaşıtlarına uzun hayat tecrübesinin ürünü olan öğütlerini akıcı bir üslupla sıralar.
Nâbî, Hayriyye’de Ramazan orucuna bir bölüm ayırmış, düşüncelerini 15 beyit içinde ifade etmiştir.
DER BEYAN-I ŞEREF-İ FARZ-I SİYAM
“Oruç farzının şerefinin açıklanması (hakkın)da:
İy bihîn mîve-i bâğ-ı pederî
Sadef-i bahr-ı hayâtun güheri
“Ey babalık bahçesinin seçkin meyvesi, ey hayat denizinin sadefinin incisi!”
Söz konusu kendi çocuğu olunca şair, bulduğu en güzel sıfatları seçerek konuşmaya başlar: Evlilikten asıl maksat neslin devamı, yani çocuktur. Şair, bunu güzel bir benzetme ile anlatmış: Babalık bir bahçe, oğul ise seçkin bir meyve. Ancak bununla yetinmemiş, çocuğu hayat denizindeki sadefte yetişen bir inciye benzetmiş. Çünkü çocuk, bu sadefin içinde hayat dalgalarına karşı korunup güçlenerek yetişir.
Bî-maraz tâ ola cismünde tüvân
Eyleme fevt-i sıyâm-ı ramazân
“Hastalıksız, cisminde güç kuvvet olduğu sürece ramazan orucunu fevt etme, kaçırma.”
Oruç, sağlığı yerinde olan Müslümanlara farzdır. Bu sebeple sağlıklı olduğu sürece şair, oğluna oruç tutmasını tavsiye ediyor.
Savmdur kullarına lutf-ı Hudâ
Savma bi’z-zât ider Allâh cezâ
“Oruç, kullarına Allah’ın lutfudur; oruca bizzat Allah mükâfat verir.”
Şair bu beyitte oruçla ilgili Allah’ın lütuflarını hatırlatıyor. Çünkü Allah, oruçlunun mükâfatını bizzat vereceğini vadetmiştir.
Savm bir mâ’ide-i rahmetdür
Nûrdan sâ’ime bir hil’atdur
“Oruç, bir rahmet sofrasıdır; oruçluya nurdan bir hil’attir.”
Oruç insanı, insan olduğunun bilincine vardıran bir ibadettir. İnatçı nefsin tek boyun eğdiği güç açlıktır. Açlıkla terbiye edilen nefis aczini, kusurunu anlar, hemcinslerinin ihtiyaçlarını fark eder, ulaştığı kulluk şuuruyla da başkalarının yardımına koşar, bencillikten kurtulur.
Savmdur kâbil-i ketm ü ihfâ
Dahle fursat bulamaz savma riyâ
“Oruç, gizlemeye, saklamaya elverişli olduğu için riya, içine girmeye fırsat bulamaz.”
Allahla kul arasında bir sırdır oruç. Başkası bunu fark edemez. Gizli olduğu için de riya, gösteriş korkusu yoktur bu ibadette.
Sırr-ı pâk-i samediyettdür savm
İttisâf-ı melekiyyetdür savm
“Oruç hiçbir şeye muhtaç olmayan yüce Allah’ın samediyetinin temiz bir sırrıdır. Oruç meleklik vasıflarıyla sıfatlanmaktır.”
Bu beyitte şair, orucun sırlarını, insanı ulaştırdığı yüce makamı işaret ediyor. Yemeden, içmeden, diğer dünyevi hazlardan uzaklaşmak insanı melek seviyesine çıkarır. Ahsen-i takvimde yaratılan insan oruç sayesinde melekler mertebesine uruç eder, yükselir.
Nefes-i sâ’im içün didi Resûl
Müşgden pîş-i Hudâ’da makbûl
“Hz. Peygamber, oruçlunun nefesi için, Allah katında miskten daha makbuldur, dedi.”
Nâbî, bu beyitte bir hadis mealini nazma çekmiş.
Reh-nümâ-yı ni’am-ı cennet olur
Terk-i ni’met sebeb-i ni’met olur
“(Oruç) cennet nimetlerinin yol göstericisi olur. Nimeti terk etmek nimete (kavuşma) sebebi olur.”
Oruçta geçici de olsa helâl nimetleri terk etmek vardır. Ancak bu terk, daha önemli ebedi nimetlerin kazanılmasına vesiledir. Nâbî, bir tezat yaparak orucun kazandırdığı değerlere dikkati çekmiştir.
Tâ siyâhî-i şeb olınca be-dîd
Mühr urur ağzuña fass-ı hurşîd
Tâ dırahşân ola nûr-ı zâtun
Zulmet-i leyle kala zulmâtun
“Akşam karanlığı belirinceye kadar güneş ağzına mühür vurur. Zatın nurlanıncaya kadar karanlığın geceye kalsın.”
Bu beyit oruç tutulan süreyi anlatıyor. Akşama kadar ağızlar adeta mühürlenmiştir. Ancak akşamın girmesiyle mühür açılabilir. Güneş, şekli ve konumu itibariyle mühre benzetilmiş. Çünkü zamanı belirleme, güneşin seyr ü seyahatine göredir. Şair, orucun kişiyi nurlandırdığını güzel bir ifade ile dile getirmiştir. Karanlığın geceye kalsın, diye akşama kadar oruç tut, diyor. Çünkü oruçlu vücutta bütün kesif unsurlar kaybolur, kişi, bir çeşit nuraniyet kazanır. Nefsin karanlıkları aydınlığa dönüşür.
Ne sa’âdet olasın leb-beste
Olasın dağdağadadn vâreste
Bend olup râh-güzâr-ı dehenün
Ola âsûde diyâr-ı bedenün
“Ağzının bağlı olması, dağdağadan uzak olman ne mutluluk! Ağzının yolu bağlanıp, beden ülken huzurlu olsun.”
Oruçlu, sadece yemekten içmekten uzak durmakla kalmaz; aynı zamanda ağzını her türlü yakışıksız sözlerden sakınmak zorundadır. Ağız bağlı olunca, kavga gürültü olmaz. Zira herkesçe malumdur: Dil iyiliklerin olduğu kadar kötülüklerin de davetçisidir. Dil bağlı olunca sahibi dağdağadan uzak kalır. Ayrıca ağız yolunun kapalı olması, yeme içmenin olmaması, dolayısıyla midenin ve vücudun esen kalması anlamına da gelir
Silesin jengini kandîl-i dilün
Açasın âyînesin âb u gilün
“Gönül kandilini pasını silesin, su ve topraktan yaratılan vücut aynasını açasın.”
İnsan sudan ve topraktan yaratılmıştır. Ruh nuranî, vücut ise kesiftir. Kesif olan vücudun letafet kazanması ruhun kirlerinden arınmasıyla mümkündür. Oruç, insan kalbinden kirleri, çirkinlikleri gideren bir pas silicidir. Oruçla insan nurlanır, gönül kandili parıl parıl yanar, balçıktan olan vücut aynası açılır. Gönül kandilin pastan kurtulması yüceler yücesini ağırlayabilecek duruma gelmesi demektir.
Ola zâtunda kesâfet nâ-yâb
Bula envâr-ı letâfet tef ü tâb
“Zatından kesafet kaybolsun, letafet nurları parlasın.”
Yukarıdaki beytin bir başka açılımı bu beyit. Kısaca orucun bedeni nurlandırdığı vurgulanmıştır. Beden ağırlıklarından kurtulunca ruh rahatlar, huzura kavuşur. Beden zayıfladıkça ruh güç kazanır.
Hâne-i dil ola zulmetden dûr
Mâh-ı rûze-veş olasın meşhûr
“Gönül evi karanlıktan uzak; sen de oruç ayı gibi parlak ve meşhur olasın.”
Orucun başlangıcını hilâle bakarak belirlerler. Bu nedenle ramazan hilâli ünlüdür. Oruca devam eden insan, günah kirlerinden arındığından olgun, kâmil bir kişilik kazanır ve güzel sıfatlarla halk içinde, ramazan ayı gibi şöhret kazanır.
Şair, bu on beş beyit içinde orucun sağlıklı insanlara farz olduğunu söyledikten sonra orucun ferdî ve toplumsal faydalarına dikkati çekiyor: Oruç, beden ve ruh sağlığı için önemlidir. Beden oruçla hastalıklardan korunduğu gibi, ruh da rikkat peyda ederek insanı melekler katına yükselme imkânı bulur. Oruç, Nâbî’ye göre hem bireysel hem de toplumsal kemâlin amilidir.
