Tunusta Bir Ramazan

Cihan OKUYUCU
Ramazanın bir toplumun hayatı¬nı ne kadar derinden etkilediğini görmek için insanın bu ayı Tunus’ta geçirmesi gerekiyor. Tunus uzun bir beraberliğin bü¬tün sıcaklığını taşıyor bizim için. Osmanlı kültür et¬kilerini mimariden musikiye kadar her alanda rahatlıkla bulmak müm¬kün burada. Bazı camilerde İstan¬bul çinileri sizi karşılar. Bir cadde ya da sokağı dönerken gözünüz ta¬beladaki isme takılır ve içinizden ılık duygular geçer. Şu cadde Tur¬gut Reis, beriki Barbaros ya da Oruç’tur. Şu ana cadde Mustafa Ke¬mal beriki İnönü adını taşır. Karnı¬nızı doyurmak istiyorsanız bir “kebabji” ya da “dönerji”ye uğrayacak¬sınız demektir. Özellikle Tunus ma¬halli dili olan Darice’deki Osmanlı¬ca söz varlığı araştırılmaya değer. Biz rastladıkça bu tip kelimeleri topladık ve yekunumuz birkaç yü¬zü buldu. İşte size rast gele seçilmiş bazı örnekler: Bayram, canım, baba, sini, balta, şevirme (çevirme), Ça¬vuş, bey, dayı, şorba (çorba), kırmızi, hançer, kışla, kilim, bakraj, tepsi, şeşme (çeşme), ocak, dolma, tence¬re, Türkü, Ağır aksağı (musiki tabi-ri) vs… Özellikle askeri rütbe adları yakın zamanlara kadar Türkçe/Os¬manlıca asıllı imiş: Onbaşi, Çavuş, Yüzbaşi, Bigbaşi (binbaşı), miralay, ağa, sağ kol ağası, sol kol ağası, fe¬rik ilh.. Ne yazık ki bu tabirler son yıllarda kullanımdan kalkmış.
Tunusun karışık etnik yapısı içinde de Türk unsuru azımsanmayacak bir yer işgal ediyor. Türkiyeden göçürülmüş olan ailelerin ço¬cukları hâlâ soylarını unutmadıkla¬rı gibi bununla iftihar etmektedir¬ler. Bu gün yüzlerce Tunuslu aile cedlerinin memleketlerini, lakapla¬rını ya da mesleklerini soyadı ola¬rak taşımaktadır. Bu konuda en yaygın olan bazı örnekler verelim: İstanbulli, Kıbrısli, Karamanli, Türki, Gürci, Giritli, Sakızlı, Bostanci, Baş Reis, Baş Tercüman, Baş Hamba, Baş Topçi, Baş Bevvap, Baltaci, Başa, Köroğli, Kurdoğli, Ovali, Kah¬ya, Kalafat, Dümenci, Boşnak, Bazarbaşi, Demirji, Şerbetji..
Görüldüğü gibi Tunus, Türk kül¬türünün Kuzey Afrika’daki yayılma alanları arasında oldukça önemli bir yer işgal etmekte ve araştırıcılar için zengin imkanlar sunmaktadır; fakat bu ülkede bıraktığımız en de¬ğerli şey, her halde Osmanlı ve Türk sevgisi olsa gerek. Dileriz ki despot idareler zamanında bile engellenemeyen bu sev¬gi idarenin halkın eline geçtiği şu günlerde daha da serpilsin ve gelişsin; insanlarımızın gönülleri arasındaki yollar ülkelerimizin de önünü açsın.
Ve Ramazan-ı Şerif teşrif ediyor:
Bu mübarek ay Tunuslu için sadece bir ibadet ve taat mevsimi değildir. Aynı zamanda bir eğlence ve şenlik ayıdır o. Geldi¬ğimden beri Tunus’ta hoşuma git¬meyen birçok şey görmüş-unutulmasın ki henüz Zeynelabidin diktasının hüküm sürdüğü 1997 yılından söz ediyoruz- artık bu gecikmiş gurbet hayatı hayırlısıyla bitse de memlekete dönsek demeye başlamıştım. Sonra Rama¬zan geldi. Öyle sıradan bir gelişle değil.. Hayatın akışını temelden değiştiren bir geliş oldu bu. Sanki 11 ayın kirlettiği sokaklarda, cadde¬lerde gizli bir el dolaşmış, her tara¬fa hisli bir derinlik, manevi bir fe¬yiz serpmişti. Daha ilk gün bunu bütün kuvvetiyle hissettim. Hayret,bu nasıl başkent idi ki, gelip ge¬çen bunca kalabalık arasında ale¬nen oruç yiyen tek bir insana rastlamıyor¬dunuz. Bütün kahvehanelerin ve lo¬kantaların caddeye bakan kepenk¬leri inikti ve içeride ne olup bittiğini görmüyordunuz. Ramazanın başladığı gün her za¬manki gibi Milli Kütüphanede çalı¬şıyordum. Görevli memur saat 14.00’de elimizdeki kitapları topladı ve dairenin kapanacağını ihtar etti. Şa¬şırmıştım; ama niçin? Görevli de be¬nim şaşırmama şaşırdı: “Mösyö, Yoksa Türkiye’de Ramazan mesaisi uygulanmaz mı?” Ya, meğer burada bir de Ramazan mesaisi varmış, öy¬le mi! Bu durum her ne kadar be¬nim çalışma saatlerimi kısaltmış da olsa şikayet etmeye hiç niyetim yok.
Hemen öğlenden sonra işlerinden çıkan hanımlar, akşam sofrasını ha¬zırlamak üzere evlerinin yolunu tu¬tuyorlar. Erkekler, sokak kahveha¬nelerinde sohbet ederek yahut ca¬milerde zikr ü tespih ile meşgul ola¬rak iftar vaktini bekliyorlar. Ben de sokak kitapçılarını dolaşarak oyala¬nıyorum. Şimdi iftara yarım saat var. Bu akşam buradaki Türk öğ¬rencilere misafirim. Otobüs durağı¬na geliyorum, hayret hiç vasıta yok. Hemen trene koşuyorum; hayır, tren de çalışmıyor. Allah Allah, ne yapsam acaba! Mecburen biraz masrafa girip taksi tutacağız. Fakat o da ne! Gelip geçen taksilerin hiçbiri boş değil. Hülasa hayat tam anlamıyla durmuş vaziyette. Niha¬yet bir taksi durdurmayı beceriyo¬rum ve durumun gereği anormal bir tarifeye razı olarak kendimi eve atıyorum. Eh, pahalı ama yararlı bir ders. Bir daha böyle geç kalmama¬yı öğreneceğim. Fakat inanır mısı¬nız sevgili okuyucular, bütün bu hay huy bana müthiş bir mutluluk veriyor, yolda kalışıma rağmen se¬viniyorum. Bu tatlı telaş 30 gün bo¬yunca sürdü gitti. Tunus’taki öğ¬rencilerimiz, onların yerli komşula¬rı, Büyükelçiliğimizin mensupları ve THY’nin iftarları.. Hemen her ge¬ce bir, bazen birden fazla yere da¬vetliydik ve davet sahiplerinden bir kısmını istemeyerek de olsa gücen¬dirmek durumunda kaldık. Elbette Türkiye’mizde de Ramazan, insan ilişkilerine bir sıcaklık getiriyor. Ama kendisi de fakir olan bir kom¬şunun neredeyse bir ay boyunca evinize bir şeyler göndermesini ta¬savvur edebiliyor musunuz? Öğ¬rencilerimizin ev komşularından bahsediyorum… Burada bilvesile Tunus mutfağı hakkında bir fikir vermek isterim. Tunuslu, bizim Gü¬neydoğu bölgemizin damak zevki¬ne sahip. Yemeklerde acı çok tüke¬tiliyor. Diğer taraftan deniz ürünle¬ri çok bol ve hayli ucuz. Neredeyse sabah kahvaltısında bile balık ya¬hut balık çorbasıyla karşılaşıyorsu¬nuz. Bendenizin,umumen Anadolu insanında görüldüğü üzere deniz mahsulleriyle aram pek iyi değildir. Lakin, burada mecburen önümüze her ne çıktıysa yedik. Başlarda, kus¬kusun üzerini kaplayan çok kollu ahtapotlar midemi kaldırmış idi. Lakin bilahare bunun pek lezzetli olduğunu keşfettim. Ramazan sofra¬larının neredeyse olmazsa olmaz unsuru ise brik. Her hâlde benzerlik dikkatinizi çekmiştir; evet, brik şu bizim malum böreğimiz canım! Biz¬deki gibi yağda kızdırılarak servis yapılıyor. Şu farkla ki çok zaman içine tam bir yumurta konuyor.
Ramazanın aynı zamanda bir oyun ve eğlence mevsimi olduğu¬nu yukarıda belirtmiştim. “Medine Şenlikleri” Tunus’ta gelenekselleş¬miş. Bir aylık programa bakıyor, il¬gimi çekenleri seçmeye çalışıyo¬rum. Hemen her gece üç beş yerde değişik faaliyetler var. Konferans¬lar, tiyatro gösterileri ve özellikle müzik. Sezonun ilk gösterisi bizim için hoş bir sürpriz. Şehrin gösteriş¬li tiyatrosunda ilk konser bir Türk ekibine; Neyzen Kudsi Erguner ve arkadaşlarına ayrılmış. Resmi zeva¬tın da katıldığı bu gece normal yol¬lardan bilet bulmak imkansız. Ney¬se ki Celluli gibi bir koruyucumuz var. Dr. İsmail ve ben onun hima¬yesinde kolayca içeri giriyor ve kendimize protokolde bir yer bulu¬yoruz. Yıllar öncesinde Paris’te ta¬nıştığım Kudsi Bey ney üflüyor. Sa¬zendelerin icra ettiği muhtelif sa¬nat ve tasavvuf müziği parçaların¬dan sonra Gebzeli Yusuf sahneye çıkıyor. Hakikaten harikulade olan hançeresinin bütün ustalığını sergi¬liyor. Özellikle Arapça olarak ses¬lendirdiği ilahiler dinleyiciler ara¬sında heyecanlı dalgalanmalara yol açıyor. Daha sonra oradaki ünlü musiki üstadlarından biri bize şu itirafı yaptı: “Türk müziğini dinle¬dikten sonra şunu anladım ki; bi¬zim müziğimiz kocaman bir sıfırdan ibaret” Eh, velev ki bir kısmı mübalağa ol¬sun, siz olsanız bu iltifatı kabullen¬mez misiniz? Bu arada, yurda dö-nüşünden kısa süre sonra bir trafik kazasına kurban giden merhum Gebzeliyi bu vesile ile burada rah¬metle analım.

Bereketli bir gün
Ramazanın ilk cuması. Bu gün Fransızca kurslarını asıyor, cuma na¬mazına Yusuf-ı Sahibüt-Tab, diğer adıyla Türk camiine gidiyorum. Varsın bir günlük kurs zayi olsun, böyle fırsat her zaman ele girmez. Hangi fırsat mı? Camide Celluli ve A. Riyahi ile buluşacağız. Bu arada camiye niçin Türk Camii dendiğini anlatmak gerek. Eserin banisi Yusuf, aslında Türk asıllı bir köle imiş, bi¬lahare yüksek kabiliyeti ile kendisi¬ni göstererek vezirliğe kadar yük¬selmiş ve Türk tarzındaki bu camiyi inşa ettirmiş. Yapı hakikaten göste¬rişli. Cuma günü revaklarına kadar dolu. Mimaride şehrin diğer cami¬lerinde görülmeyen birtakım özel¬likler hemen dikkatimizi çekiyor. Bunların başında İstanbul camile¬rini andıran müezzin mahfili var. Keza bu mahfildeki birkaç müez¬zin, İstanbul’dakine benzer tarzda namazın rükünleri arasında icra-yı sanat eyliyorlar. Makam, eda hep aynı. Bir anda kendinizi İstan¬bul’da sanıyorsunuz. Nihayet cu¬ma bitiyor ve itibarlı mihmandarı¬mız Celluli’nin peşinden imam odasına giriyoruz. Burada içlerinde Tunus müftüsünün de bulunduğu yaklaşık 10 kişi var. İmam, kılık kı¬yafetiyle tam bir Osmanlı görünü¬münde. Bu camide imamlar gelene¬ğe uyarak, Tunus harmaniyesi yeri¬ne yeşil Çuka (cübbe) ve şalvar gi¬yiyor, sarık sarıyorlar. Beyaz çehre¬sinden soy olarak da Türk olduğu-nu tahmin ettiğim yaşlı imamla ne¬redeyse Türkçe konuşacaktım ki ne¬rede olduğumu hatırlayarak kendi¬mi tuttum. Bu camide asıl ilginç olan seremoni, bayram namazında cereyan edermiş. Celluli’nin evinde gördüğüm bir eserde namaz hut¬besi kaydedilmişti. Bu Farsça-Os-manlıca bir sahifelik metinde Sul¬tan Reşad halife olarak anılmakta ve onun saltanatı için dua edilmek¬te. Tunus’ta bir asır evvelki bir sul¬tan adına okunan hutbe! Nedense bu durum bana gururdan ziyade hüzün hissi ilka etti. Odadakiler ülkenin eski ailelerine mensup kişi¬ler. Onlar için, pratik değeri olmasa bile soylu olmak önemli. Konuşma¬lar Tunus yakın tarihi ve soylu cedler üzerine sürüp gidiyor. Nihayet hazirede medfun cami kurucusu ve aile efradını ziyaret ederek dışarı çıkıyoruz. Caminin önündeki geniş sokak 1956 devriminden önce Ra¬mazan eğlencelerinin merkezi ko¬numunda imiş. Buradaki kahveha¬nelerde Karagöz —buradaki söyle-yişle Karakuz— oynatılır, Fidaviler —bizdeki meddahın karşılığı— çe¬şitli hikayeleri canlandırırmış. An¬cak Burgiba, bu gösterileri eski kül¬türün taşıyıcıları olmaları hasebiyle zararlı bulmuş ve yasaklamış. Cel¬luli, İsmail ve benden başka yeni tanıştığımız bir genç var yanımız-da; A. Riyahi. Başındaki kırmızı şaşiyesi, rugan pabuçları ve kırmızı mercan tesbihi ile dikkat çeken bu genç, Tunusun geçen asırda yaşamış büyük sufilerinden İbrahim Riyahi’nin torunlarından. Tunus kadılığı yanında kendi adıyla anılan bir tarikatin de kurucusu olan dede Riya¬hi, Abdülmecit devrinde İstanbul.’a gelmiş ve sultan nezdinde çok itibar görmüş! Keza devrin şeyhülislamı da kendisine intisap etmiş. İşte bu günkü programımızın içinde bu za¬tın kabrini ziyaret etmek ve tekke¬sinde icra edilecek zikre iştirak et¬mek de var. Torun Riyahi, tarih doktorası yapıyor. Yol boyunca bu eski mahallelerin her köşesi bucağı ona tanıdık. Şimdi kim nerede otu¬ruyor, evvelce aynı yerde kim vardı vs. Ömrümde bu kadar çevre dik¬kati olan bir başka kişiye rastlama¬dım dersem her halde yalan olmaz. Nihayet ikindi vaktine yakın Riyahi türbesindeyiz. Makbere buradaki diğer bütün benzerleri gibi yeşil demir şebeke içine alınmış ve dik¬kati çekecek kadar süslü. Duvarlar¬da tarikat âdabıyla ilgili bilgiler ve hizipler mevcut. Namazı takiben cemaat oturduğu yerde zikre başlı¬yor. Gerek tavır gerekse tesbihat, daha evvel tanıdığım Şazeli zikrine oldukça benziyor. Zikri idare eden zatın da adı İbrahim imiş ve bu gö-reve geleli sadece birkaç gün ol¬müş. Son derece sessiz ve gösterişsiz bir yapıya sahip oluşu dikkat çe¬kiciydi. Nihayet dağılıyoruz. Ama günün faaliyetleri daha bununla bitmiyor. İftardan sonra Celluli’nin evin¬deki sohbetteyiz.

Tunuslu bir zadegan: Cellulî

Adı yukarıdan beri birçok defa geçen bu zatı kısaca tanımak ister misiniz? Gerçekten o, ilginç kişiliği ve tarihi eviyle burada kendisine yer verilmeyi hak ediyor. Zeytune’nin altından geçen yola girdiği¬nizde bir kaç labirent sonra kendi¬nizi Rue Des Riches yazılı bir sokak¬ta bulursunuz. Bu sokağın ucunda hanlarda görülen cinsten ve nere¬deyse günün her saatinde açık bul¬duğunuz demir bir kapıyla karşıla¬şırsınız. Bu gösterişli kapı sizi bir merdivenle Dar-ı Celluli’ye çıkarır. Biz de bu merdivenden çıkalım ve birçok sanat tarihi eserlerine kapak olan bu eve konuk olalım. Sokak ka¬pısı gibi adeta kapatılmayı unutul¬muş olan iç kapıyı tıklattığınızda her seferinde karşınızda bir başka¬sını bulursunuz. Bu size anlatır ki eşiğinden adımınızı attığınız bu ev, ev olmaktan ziyade bir saray yavru¬su yahut bir konaktır. Burayı ilk zi¬yaretime Tunus’ta bana adeta fahri mihmandarlık yapmış olan doktora talebesi İsmail delalet etmişti. Ger¬çi onun anlattıklarından ev sahibi hakkında bir fikir edinmiştim. Ama yine de iç salonda bize; “Ehlen bik” diye el uzatan zatı görünce şaşır¬maktan kendimi alamadım. Bu iri kıyım, pos bıyıklı zat, üzerindeki geniş Osmanlı sarığı, Aydın efeleri¬ni andıran şalvarı, uzun çorapları ve geniş kuşağıyla herhangi bir ta¬rih kitabından fırlamış da karşımıza çıkmışa benziyordu. Her şeyi gibi, sedirdeki oturuşu bile farklı ve es¬kiydi. Eski okul kitaplarında Mısırlı Mehmet Ali Paşa’yı elinde iri taneli bir tespihle sedirde yarı uzanarak oturmuş gösteren bir resim vardır. Karşımızdaki devletlu da elinde kocaman tesbihiyle aynen onun gi¬bi oturuyordu. İlginç manzarayı ka¬çırmamak için izin istedim ve bu Son Osmanlının birkaç fotoğrafını aldım. Bir miktar hal hatırdan sonra asıl kabul salonuna alınınca, ev sahi¬bimizin niteliğini hakkında daha iyi bir fikir sahibi olduk. Bu salon tam anlamıyla bir aile müzesiydi. Du¬varları ve salonun köşelerini doldu¬ran tablolar, büst ve heykeller aile¬nin geçmiş üyelerini temsil ediyor¬du. Üstad, cesametine uygun davu¬di sesiyle bize onlar hakkında bil¬giler verdi. Tabiatıyla bu müzedeki bütün eşyayı tasvir edebilmem im¬kansız; En az birkaç asırlık çeşitli silahlar, binit takımları, Osmanlı hükümdarlarından alınmış berat ve nişanlar, el yazması eserler ve daha neler neler. Belki bu tasvir okuyu¬cunun zihninde katıksız bir Şarklı imajı uyandırmıştır. Aslında A. Celluli tahsilini Paris’te yapmış, uzun yıllar büyük bir Fransız şirketinde müdürlükte bulunmuş ve yaptığı hizmetlerine karşılık da, Fransa cumhurbaşkanı tarafından, pek az kişiye tevcih edilen, Legion D’honneur payesiyle taltif edilmiş. Bütün bu özellikleri dışında Celluli tam bir Türk dostu. Bize ve Tunus’ta okuyan Türk öğrencilere gösterdiği çok samimi ilgiye defaatle şahit ol¬duk. Böylece ilk çekingenlikten son¬ra bu kapı teklifsizce girip çıktığı¬mız dost bir kapı oldu bizim için. Özellikle Ramazanda teravih çıkış-larında bir yandan ev sahibimizin ikram ettiği tatlı ve içecekleri tadar¬ken bir yandan da nice ilim ve kül¬tür adamlarıyla tanışma ve sohbet etme imkanı bulduk. Şimdi benim için Tunus biraz da Cellulidir. Ne mutlu ülkesini böyle sevdirebilen ve kendileriyle ülkelerini aynileştirebilenlere.

Şazeliler ve bir iftar
Zeytune’de öğle ve ikindi namazı arasındaki kısa fa¬sılada Ramazan boyunca bir grup Şazeli, tesbihat yapıyor. Dinin sıkı kontrol altında olduğu o günler için bu durum yadır-ganabilir; ama burada tarikatler açıkça faaliyetlerini icra etmekte. Bunun temel sebebi, onların siya¬setten uzak durmaları imiş. Sis¬tem de kendisi için bir tehlike arz etmeyen tasavvufu kendi haline bırakmış. Pek çok tarikat arasında en yaygın olanı Şazeliler. Tari¬kat kurucusu olan Hasan Şazeli ( -1258) aslında Mısır’da medfun. Ancak şehrin yüksek bir tepesin¬de mevcut zaviyesi ve çilehanesi onu Tunuslular için de önemli bir isim kılmakta. Bu seremoni Şazelilerle ilk tanışmam. Kur’ân’daki kısa sureler, hep bir ağız¬dan Tu¬nus’a mahsus hususi bir makamla okunuyor, sonra esmaü’l-hüsna ve muhtelif tesbihat geçiliyor. Gözlerimi kapatıp kendimi bu seslerin içimde uyandırdığı çağrı¬şımlara terk ediyorum. Nedense ses beni çocukluk yıllarıma götü¬rüyor. Arıcılıkla uğraşanlar bilir¬ler. Muhtelif kovanların bulundu¬ğu ormanlık bir yerde ağaçların arasından rüzgârın esişine göre azalıp artan oğul uğultusu gelir gider. İşte caminin muhtelif köşe¬lerinden gelen zikir ve tesbihat uğultusu, birbirine karışıp anlam¬larını yitiren bir sürü sesten müte¬şekkil bu armoni, beni çocukluk yıllarına ait bu hatıralara geri gö¬türdü.
Zeytune’nin doğu tarafındaki küçük bir Şazeli der¬gâhı mevcut. Kü¬çük bir mescit odasından müte¬şekkil dergâhta yaklaşık 30 kişi¬yiz. İçerdekiler, Şeyh Şazelinin matbu hizb mec¬muasını daha evvel tarif edilen hususi makamıyla okuyor. Son¬ra zikir ayakta devam ediyor. Yüzleri birbirine dönük iki saf, başta lafza-i celal olmak üzere Allah’ın isimleriyle zikirde. Karşılık¬lı duran iki adamdan biri öne doğru eğilirken diğeri geriye esni¬yor; böylece uyumlu çalışan bir çark manzarası ortaya çıkıyor. Özellikle “Allah” lafzı öylesine uzun bir solukla ve bas tonda ta içerlerden kopup gelen bir ahenk¬le seslendiriliyor ki; insan bu sesin bir mağaranın derinliklerinden duvarlara çarpa çarpa geldiği ze¬habına kapılıyor ve dehşete düşü-yor. Yerinize oturduğunuzda göğsünüzde müthiş bir boşluk hissi uzun müddet sizi konuş-maktan alıkoyuyor. Ayin, sanki kimse tarafından idare edilmeksi¬zin kendi kendine cereyan etmiş¬ti. Yine de yaşlı ve nurani yüzlü birkaç kişi, manevi ayrıcalıklarını gösteren bir çekimle varlıklarını hissettiriyorlardı. Şimdi sıra der¬gâhın geleneksel yemeğine/iftarına gel¬mişti. Üç grup halinde halka olup oturduktan sonra görevli bir genç, önümüze kirli birer hasır aç¬tı. Yarı zenci olan genç, tabii ola¬rak kirli gözüken ayaklarıyla çiğ¬nediği hasıra herkesin önüne bi¬rer avuç gelecek şekilde zeytin serpiyor, ekmek koyuyordu. Mi¬dem ağzıma gelmişti; ama çar-nâ-çar kalabalığa uyarak ben de birkaç tane aldım. Bu arada ortaya konan iri taslardan herkes sırayla su içiyor, bazıları ekmeğini bu su¬ya banarak yiyordu. Fakat bunlar meğer asıl felaketin sadece haber¬cisi imiş. Az sonra bir tepsi içinde her grubun önüne değişik ye¬mekler geldi.Birine çorba, öbürüne patates yemeği ve bize de kuskus. Lakin he¬nüz birkaç kaşık almışken herkes kaşığını bırakınca ben de bırak¬mak zorunda kaldım. Görevli genç, önümüzdeki tepsiyi kaşıklarıyla birlikte kaldırıp öbür gru¬bun önüne koydu; tabii onların önündeki patates yemeğini de yi¬ne kaşıklarıyla birlikte bizim önü¬müze!Daha sonra bu tepsiyi çorba tepsisi takip etti ve ben bu şekilde ömrümde ilk ve -umarım-son defa bir yemekte üç ayrı kaşık kullanmış oldum. Tasvir edilen şekliyle yeme içme Tunus’ta çok yaygın. Bundan son¬ra da birçok defalar benzeri du¬rumlarla karşılaştık. Mesela belediye otobüslerinde şoför mahal¬linde soğuk kahve fincanları mev¬cut; sabahtan akşama kadar birçok görevlinin aynı bardakla kah¬ve içtiğini görüyorsunuz. Keza yurttaki ilk günlerimde benzer ik¬ramlarla çok karşılaşmıştım. Beni çay içmeğe davet eden öğrenci bardağı uzatmadan evvel -eski çaşnigirler gibi- çaydan bir yu¬dum aldı. Oldu olacak ben de âdete uydum ve bir yudum aldıktan sonra yanımdakine uzattım. O da aynı şekilde bardağı ötekine geçti. Böylece pipo içen Kızılderililer gi¬bi aynı bardakla beş kişi sırayla çay içmiş olduk. Sevgili okuyucu, ihtimal ki bu satırlar mideni epeyi bulandırdı. O halde sabrını daha fazla zorlamadan asıl ko¬nuya avdet edeyim. Hasılı dergahtaki tören yatsıya doğru bitti ve kalan ekmek parçaları teberrüken evlere dağıtıldı.

Hasan Şazeli makamı
Her İslâm şehri¬nin manevi bir mer¬kezi vardır. Tunus ve Tunuslu için de şehrin tek tepesi üze¬rinde yükselen Şazeli makamı öyle. Bu gösterişli yapı birçok kompleks¬ten oluşuyor ve oldukça faal. Bir anlamda onu İstanbul’daki Eyüp Sultana benzetmek mümkün. Ma¬kam, özellikle dilek tutmak için gelen hanımlar tarafından rağbet görüyor. Birinci katta merdivenle ve ancak sürünerek inilebilen hücreler var. Bunlar Hazretin çilehanesi imiş. Şimdi mumlarla ay-dınlatılıyor ve insanlar bu daracık yerde birkaç rekât namaz kılabil¬mek için uzun süre sıra bekleme¬yi göze alıyorlar. Biz de bu hare¬ketli mekanı birçok defalar ziya¬ret etme ye o havayı yaşama imkânı bulduk. Özellikle ilgimizi çe¬ken bir Ramazan akşamındaki intibalarımızı değerli okuyucuları¬mızla paylaşmak isteriz. Birçok Tunus camii gibi burada da tera¬vih hatimle kıldırılmakta. Şu fark¬la ki; haftanın sadece bir günü te¬ravih kılınan makamda, hatim 4 Cuma akşamına sığdırılmakta. Biz de ilgi çekici bulduğumuz bu uygulamayı yerinde müşahede hevesine kapıldık. Tabii oldukça pahalı bir tecrübe oldu bu. Her iki rekatta imam değiştirilmek sure¬tiyle 5 saatte kılınan bir teravih düşünün.. Dışarı çıktığımızda bizde ne diz kalmıştı, ne derman. Fakat, henüz okuyucumuz dışarı çıkma¬dan önce namazın kılınışı ile ilgili bir gözlemde bulunsun. Tablo aşağı yukarı şöyle: İlk rekatta ayakta sadece mihraptaki imamı görüyorsunuz. Bir saftan ibaret olan cemaatin tamamı oturmakta ve ellerindeki Kuran-ı Kerimlerden imamı takip etmekte. Peki ne za¬mana kadar? İmam rükûya eğilinceye kadar…. Bu rükûyla birlikte hemen onlar da niyet edip eğili¬yorlar. İkinci rekatta insanlar bu sefer ayakta olarak ellerindeki Mushafları ayakta ta¬kip etmekteler. Özellikle son re¬katlarda zenci ve şişman imam, belki yor-gunluğun da tesiriyle sık sık teklemeye, ya¬nılmaya başladı. Bunun üzerine kitaptan takip edenler hep birlikte müdahale ediyorlar ve sesler ka¬rıştığı için imam anlayamıyor. Su¬suyor, kulak kabartıyor, yarı yarı¬ya geriye dönüp eliyle tekrar okunmasını işaret ediyor. Bizim için tabii bunlar hiç alışık olmadığımız haller. Lakin dahası da var¬mış. Son rekatta da aynı hal de-vam edince bizim zenci kızgınlık¬la oflayıp poflamaya başladı. Ni¬hayet hatırlayamadığı bir ayet üzerine geriye dönerek arkadakine; “ikra ikra” diye bağırdı…. Selam¬dan sonra kızarıp bozararak bu namazın olup olmadığını imam efendiden sormaya cüret ettik. O gayet rahat ,namazda sarf ettiği bu sözlerin de Kur’ân’da mevcut olduğundan bahisle uygulamasını savundu. Bilmem bu işe ne buyrulur? Ne dersin sevgili okuyucu, bu namaz oldu mu olmadı mı?
Bir diğer gün, Makamda icra edilen zikirde bulunmak istedik. Sabah namazından sonra servis kapısından bizi içeriye aldılar. Kalın perdeler çekilmişti ve Mescid tam anlamıyla zifiri karanlıktı. Karanlıkta zikretmek de tarikat âdabından mıydı bil¬miyorum, ancak bu¬na özellikle dikkat edildiği belliydi…. Ben ve yanımdaki arkadaş el yordamıyla bir sütun dibi bulup oturduk. Önümüzde mihrap tarafında be¬yaz kımıltılar ve hu çeken nefesler…. Ni¬hayet gözlerimiz bi¬raz içeriye alışınca ayakta bir grup insa¬nın el ele tutuşarak zikrettiğini anlamış olduk. Bu sı¬rada tuhaf bir olay cereyan etti. İçeri giren müridlerden biri ya¬nında oturduğumuz beyaz sütu¬na yaklaştı ve besmele çekerek ar¬kadaşım Hüseyin’in sırtına avuç¬larını vurdu. Sonra sırtına darbeyi yiyen Hüseyin’in kıpırdaması üzerine irkilerek özür diledi. Me¬seleyi anladığımız için gülmekten kendimizi alamadık. Muhterem, teyemmüm kastıyla sütuna yak¬laşmış ve o karanlıkta bizimkini fark edememişti. Şimdi siz, bu te¬yemmüm de neyin nesi diyebilir¬siniz. Burada neredeyse abdest kadar teyemmüm de yaygın. Ca¬milerde saf aralarında bir dizi te-yemmüm taşı mevcut. İçeri giren¬ler taşa teyemmüm ederek namaza duruyorlar. Eğer taş bulun-mazsa caminin direkleri de bu işi görüyor. Lakin sanırım sırtında teyemmüm yapılan ilk kişi olma şerefi Hüseyin’de kalacak uzun zaman.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir