Bir Estetikçinin Kendisiyle Konuşmaları – 2

Recep DUYMAZ

Afşar Timuçin, Edebiyat Estetiği Konusunda Kendimle Konuşmalar adlı kitabının ikinci başlığında “Edebiyat Adamının Toplumla İlişkisi”ni ele alır. Bu konuyu on dört soruya verdiği cevaplarla işlemeye çalışır. Edebiyat adamının önce kendi toplumunu tanımasının gereği, kültür, özgürlük ve sarayın çekiciliği… gibi konular üzerinde yoğunlaşır.

Edebiyat adamının sanat, kültür ve dil üzerinde kalem oynatması kolay bir iş değildir. Yapması gereken işlerin başında önce kendi toplumunu yakından tanıması gelir. Ona göre insan “tek toplumsal” varlıktır. Edebiyat adamı, kendi toplumundan başlayarak dünyadaki toplumların yapısını, işleyişini ve birbirleriyle münasebetlerini yakından gözlemek ve bilmek durumundadır. Bu çabalar onu kültürü tanımaya götürür. Kültürü tanımaya başlayan insanın kavraması gereken ilk gerçek, kültürlerin birbirlerini besleyerek geliştikleri ve güçlendikleri gerçeğidir. Kültürlerin birbirlerini etkileyerek geliştikleri düşüncesini o kadar ileri götürür ki insan yaşamında etkileşimin bir zorunluluk olduğunu ifade ederek dünyada  “safkan” veya “katışıksız” kültür arayanların ortalıkta boş boş dolananlar olduğunu söylemeye kadar vardırır.  Hatta “Kozmopolitlik”in bizim için bir zenginlik olduğunu bile söyler.

Dil, bütün sorulara verdiği cevaplarda konuşmasının akışı içinde yeri geldikçe tekrar tekrar döndüğü bir konudur. Her seferinde anadilin önemini ve önceliğini vurgular. İyi bir anlatımın iyi bir anadil bilgisiyle yapılabileceğini ısrarla söyler. Bilim dili, felsefe dili ve edebiyat dilini anlatırken, özellikle edebiyat adamının “dile egemen” olmadan eser yazmaya sıvanması, faydalı sonuç vermeyeceği daha başından belli olan bir işe kalkışması demektir. Anadilin başarılı ve düzgün kullanılması, okuyucuyu o metne çeken özelliklerden biridir.

Kendi ülkemizde olduğu gibi başka ülkelerde de halkın büyük çoğunluğu, kitaba pek “düşkün” değildir. Az satan kitapların değerli, çok satan kitapların ise değersiz olduğuna dair yaygın kanaate katılmaz. Her ülkede değerlinin olduğu gibi, basitliğin de bir “pazarı” vardır. Yazarımız, okuma eylemi üzerinde ayrıca durmaktadır. Ona göre okumanın üç maksadı olabilir: 1) Eğlenmek, 2) dinlenmek, 3) bilinç sahibi olmak. Bunlardan en güzeli bilinç sahibi olmak için okumaktır. Bunun yolu çok okumak değil, seçerek okumaktır. Seçerek ve isteyerek okuyan kişi, okuduğu metnin havasına girer. O metne müdahale eder. Bunu bazı satırların altını çizmek, sayfanın boşluklarına notlar düşmek, bazı cümlelerin sonuna soru işaretleri koymak ve onlar üzerinde eleştirel bir tavırla düşünmek suretiyle belli eder.

Siyaset en geniş anlamıyla “yönetme” sanatıdır. Güçlü siyasetçiler, toplumlarını kültür, hukuk ve bilimin yasalarına uygun yönetmek suretiyle onları iyiliğe ve güzelliğe doğru “dönüştürler”.  Vatandaşları için dünyayı cennete çevirirler. Birçok insan gibi edebiyat adamı da siyasetle ilgilenebilir, ilgilenmelidir de; ancak bu ilgi hiçbir zaman güçlüden yana değil, haklıdan yana olmak şeklinde bir ilgi olursa makbuldür. Bu noktada edebiyat adamı için olduğu kadar, diğer sanat dallarıyla ilgilenen sanatçılar için de en büyük tehlike, “sarayın çekim alanı”na girmeleridir. Sarayın çekim alanına giren bir sanat,”güzel”in değil, sarayın peşine takılır.

Kitabın üzerinde durulmaya değer noktalarından biri de özgürlük sorununa getirdiği, kanaatime göre, farklı bakış açısıdır. Ona göre özgürlük sorununa iki açıdan bakmalıdır: İnsan önce kendini özgür kılmalı, sonra toplumsal düzeyde devletten özgürlük istemelidir. İnsanın kendini özgür kılması, bir bilinç sorunudur. “Bilinç benimseyişlerle ve karşı çıkışlarla kurulur. İnsan seçebilen bir varlıktır, evet diyebilen ve hayır diyebilen bir varlıktır. Bilinç, kendini bu evetlerle ve hayırlarla zamanla oluşturur ve zenginleştirir. Özgür olmak her şeyden önce ne istediğini bilmektir”. Özgürlüğü, başıboşluktan ayırmak için ipini koparmış alıp başını giden ve kırlarda dolaşan bir at örneğini verir. Başıboşluk asla özgürlük değildir. Daha sonra sözü gündelik hayata getirir ve her çağırılan yere giden, hayır demeyi bilmeyen bir kişinin özgürlüğünden söz edilemeyeceğini belirtir. Önce gündelik hayatta kendisine yapılan çağrılara evet veya hayır diyebilen, bu yolla kendini özgür kılabilen bireyler, daha sonra toplumsal hayatta tercihlerine göre serbest yaşamak için devletten özgürlük isteyebilirler.

Afşar Timuçin, Edebiyat Estetiği Konusunda Kendimle Konuşmalar adlı bu kitabıyla dikkatleri bir daha estetiğe çekmiştir. Ancak estetiği “genel olarak güzelin bilgisi ya da güzelin bilimi” şeklindeki tarifine biz katılmıyoruz. Sebebi, bu tarifin estetiğin çalışma alanını daraltmış olmasıdır. İsmail Tunalı’dan hareketle estetik bir felsefe terimiyle estetik süje, estetik obje, estetik değer ve estetik yargı olmak üzere dört kavramı içine alan ve bunları kendi yöntemiyle açıklayan bir disiplindir[1]. Bunlardan sadece üçüncüsünü, estetik değeri/güzeli ele alıp onun üzerinde odaklanmak onu eksik olarak anlamak ve anlatmaktır.

Kitabında edebiyat, felsefe ve bilim adamının anadilini incelikleriyle öğrenmesini ve kullanmasını ısrarla istemekle beraber, yazarımızın kendisi, çalışması boyunca iki yanlışı tekrarlamaktan kurtulamamıştır. Onlardan birincisi, “olası” kelimesini yanlış yerde kullanmasıdır: “Gerçek anlamda tarih bilincine ulaşmak olaylar arasındaki neden ve sonuç ilişkilerini görmekle olasıdır”. (s.17). Burada mutlaka uydurma bir kelime kullanılacaksa “olasıdır” yerine “olanaklıdır” kelimesi kullanılmalıdır.

Ortaöğretim kurumlarımızda anadilimizin yazım kuralları öğretilir. Onlardan biri: İki noktadan sonra gelen cümleler büyük harfle başlar:  Menfaat sandalyeye benzer: Başında taşırsan seni küçültür; ayağının altına alırsan yükseltir. C. Şahabettin   (TDK). Yazarımız, anadilimizin bu yazım kuralına çalışması boyunca hiç aldırmamıştır: “Bilincim bana şunu gösteriyor: ben tarihin kendisiyim”. (s. 17).

Son olarak gönlüm, benim için düşündürücü bir noktaya dokunmadan, yazımı bitirmek istemiyor. Afşar Timuçin, kitabının ilk iki konuşmasında ( Edebiyat Bir Sanat mıdır?  Sanatsa Nasıl bir Sanattır? ile Edebiyat Adamının Toplumla İlişkisi, s. 5 – 52) başlıklı bölümlerinde dil, edebiyat, estetik, felsefe… gibi o kadar milliyete yakın konular üzerinde konuşmasına rağmen hiçbir Türk edebiyatçı, sanatçı ve düşünürünün adını anmaz. Buna karşılık 16 Batılı edebiyatçı ve sanat adamının adını zikreder ve bazılarının eserlerine göndermeler  yapar!..

Bu noktalara rağmen Edebiyat Estetiği Konusunda Kendimle Konuşmalar kitabı, üslubunun sadeliği, sanat ve estetik konularını bir sohbet havası içinde anlattığı için öncelikle gençlerin dikkatini estetiğe çekeceğini umuyorum.

 

 

 

[1] İsmail Tunalı, Estetik, 3. Basım, Remzi Kitabevi İstanbul 1989.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir