Çevre uzmanı ve Biyolog EDİZ HUN ile çevre problemlerimizi konuştuk.

Oğuz Çetinoğlu: Ülkemizde altının işlenmesinde siyanür kullanılmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ediz Hun: Altın birçok ülkede çıkarılıyor biliyorsunuz.
Çetinoğlu: Hepsi de siyanür kullanıyor…
Hun: Aynen öyle. Ben de onu söyleyecektim. Güney Afrika’da Avustralya’da biz dolaştık altın madenlerini. Altın ancak siyanürle elektroliz sistemiyle çözülebiliyor ve alınabiliyor. Sadece %15’i cevher şeklinde madenden çıkarılıyor. Mühim olan bu siyanür sisteminin esaslı bir şekilde izole edilmesidir. Depreme karşı, çeşitli şartlarına karşı o havuzun yüksek seviyede sofistike bir teknoloji ile en iyi bir şekilde hazırlanması gerekli.
Çetinoğlu: ‘Siyanür kullanmayın demek, altın üretmeyin anlamına gelir.’ Diyebilir miyiz?
Hun: Yani % 85 öyledir. Diğer birtakım üretim metotları var. Ama onlar çok pahalı ve bunun kadar verimli değil. Yani elmas değil, yakut değil, zümrüt değil ki matkaplarla delip çıkarasınız. Altın üretimi farklı bir şey. Çok fazla formül, bileşik formül, bunu izole etmek için siyanür lâzım.
Çetinoğlu: Çevrenin temiz kalması için yapılacak fedakârlığın mâliyeti, kirlenen çevrenin temizlenmesi için katlanılacak külfetten daha düşüktür. Bu basit gerçeği anlatma konusunda devletimizin ilgili kuruluşlarının faaliyetlerini yeterli buluyor musunuz?
Hun: ‘Siz bu konuyu bilen bir insansınız. Gelin televizyonda beş-on dakika program yapın’ demiyorlar. Zamanında birçok teşebbüsümüz oldu. Cevap: ‘Ediz Beyciğim bilmiyorum reyting yapar mı ?’
Çevre meselesine bakış açımız bu. Belki çıkıp ekranda şarkı söylesem, veyahut basit komediler yapsam beni angaje etmek isterler. Fakat ciddî bir konu işlerine gelmez. Türkiye, birçok konuda çok gelişmiş bir ülke. Fakat reyting kaygısı bâzı faydalı işlerin yapılmasının önünde aşılamaz engeller olarak duruyor.
Çetinoğlu: Gözlemlerinize göre devlet, çevre kirliliği konusunda özel sektöre uyguladığı disiplini, kendisine bağlı sanayi tesislerine tatbik edebiliyor mu?
Hun: Devlet kendi içindeki yanlışlara, çevre kirliliğine sebebiyet verebilecek davranışlara karşı biraz göz yumuyor olabilir. Yummaması gerekir. Bir taraftan da özel sektöre çok fazla yanlış neticeler doğuran anlaşmalara imzalar attırdı. Sonradan anladılar fakat iş işten geçti. Mesela; Hidro Elektrik Santralleri… Diyelim ki bir dağ var. Suyu aşağı indirmek için dağı deliyor, kanallar yapıyor.
O kanallardan su akıtacaklar. Tabiatı delik deşik ediyorlar. Rize’nin İkizdere ilçesinde. Orada konferanslarım da oldu. Otuz sene sonra bunların verimi azalacak. Bir süre sonra da çalışamaz hale gelecek. Bunlar, Türkiye’de üretimin % 0,7’si’i kadar enerji üretebilecek çapta küçük santraller. Oradaki tabiat tahrip edildiğinde, geriye dönüşü olmuyor. Bunlara devlet ruhsat vermiş. Şimdi ben açıklıyorum. Bu ruhsatta şöyle yazıyor. Suyun % 90’nını kullanacaklar. % 10’nunu geriye bırakacaklar. Derede canlılar var. Tek hücreliler, çok hücreliler. Böcekler, balıklar. Bunlarla beslenen kuşlar, belki büyük boz ayılar. Canlı biyolojik bir zincir var. Besin zinciri. % 10’luk suda bu besin zinciri devam edebilir mi? Büyük barajlarda durum farklı nispeten. O barajlar geniş alanlarda inşa ediliyor. Kapıları açıyorlar sular akıyor aşağı, burada türbinleri döndürüyorlar. Ama barajlar sedimantasyonla doluyor. Bir müddet sonra baraj ekonomik ömrünü tamamlıyor, kullanılamaz hale geliyor.
Çetinoğlu: Elektrik enerjisi üretimi için neler söylemek istersiniz?
Hun: Türkiye’mizde yılın 220 gününde tam güneş var. Güneş enerjisini geliştirebiliriz. Rüzgârınız var. Dışa bağımlı olmayalım.
Çetinoğlu: ‘Yenilebilir enerji’ olarak isimlendirilen rüzgâr, güneş ve deniz dalgasından elektrik üretilmesi konusu, ülkemiz gündemine gecikmeli olarak girdi. Uygulamaya geçilmesi konusundaki gecikmelerin sebebini nasıl yorumluyorsunuz? Geciktik değil mi o konuda.
Hun: Geciktik tabii. Bu gün bizim birçok bilim adamımız hidrojen enerjisi ile ilgileniyor. TÜBİTAK’ta çalışmalar var. Güneş enerjisinden soğuk hava deposu da yapıyorlar. Üniversite de gençler arabalar yapıyorlar. Yarışlara sokuyorlar. Bunların teşvik edilmesi lâzım. Rüzgâr enerjisini yirmi beş senedir söylüyoruz. Güneş kolektörlerini yeni yeni görüyoruz. Halbuki Almanya’da, Fransa’da köylerin çatılarında var. Elektrik elde ediyorlar. Bunlar çok çok önemli. Yeni araştırmalara da zemin hazırlamak lâzım. Tabii ki petrol aransın. Tabii ki Karadeniz’de aransın. Tabii ki Akdeniz’de aransın. Aranmasına karşı değiliz. İnşallah bulunur. Doğal gaz veya petrol. Bunun dışında alternatif enerjilere ağırlık verilmesi lâzım. İlim adamlarımız var. Yeter ki onlara imkân sağlansın. Bu ilim adamları çok cüzi imkânlarla, çalışabiliyor. Bunların bütün dünyadaki mecmuaları ve ilmî yayınları takip etmeleri için, ek ödenekler verilmesi lâzım. Çok önemli. Çok önemli. Belirli bir maaşı var. Doçent, Profesör zaten belli bir yaşa gelmiş kırkın üstündeki gurup. Bir takım asistanlar var. Doçentler var. Yaşları yirmi beş kırk arası. Bunlar daha enerjik. Daha atılımcı. Bunlar kendilerini göstermek istiyorlar fakat araştırma imkânlarına sahip değiller. Onun için onlara bu imkânları sağlayacak ek ödenekler verilmeli. O zaman Türkiye hızla gelişir. Amerika bunu yapıyor. Amerika onları çağırıyor. Amerika bir işte başarılı olanları kendisine çekiyor. Diyelim ki en iyi fıstığı yetiştiriyorsunuz. Harvard Üniversitesi veya Yale Üniversitesi, ‘Gel, bunu nasıl bu kadar yüksek kalitede yetiştirdin, rekolteyi bu kadar nasıl yükselttin? Bize de öğret’ Ders verdiriyor, ücretini de ödüyor. Araştırmacının hakkını veriyor. İmkân da sağlıyor. Laboratuar veriyor. Türkiye’de doğru dürüst laboratuar yok. Bunlar yetmiş senenin görgüsü ile gördüklerimdir.
Çetinoğlu: Çevre korunması ile ilgili sivil toplum kuruluşlarının çevreyi kirleten kişi ve kurumlar hakkında yaptırım uygulama yetkisi var mı?
Hun: Yok. Yetki verilecek kişilerin araştırılması gerekir. Sivil toplum kuruluşları ancak televizyonlarla ve yaptıkları toplantılarla seslerini duyuruyorlar. Onlara çok fazla bir yetki verilirse işle ilgisi ve bilgisi olmayan insanlar da devreye girebilir. Konu hakkında tam mââasıyla bilgisi olmayan kişilere yetki verilmesi durumunu düşünmemiz ve araştırmamız gerekir. Kime vereceksiniz yetkiyi? Ne yapacak, nasıl yapacak? Yetkinin sınırları ne olacak. Konuşulabilir araştırılabilir. Üstünde çalışma yapılabilir. Kişiler çok değişik düşüncelere sahip olabilir. Ben çevre örgütünü tanıyorum. Ama bunların için de farklı konuma sahip çok insan var. İncelemek gerek.
Çetinoğlu: Çevre konusunda mevcut hukukî düzenlemeleri yeterli görüyor musunuz?
Hun: Hayır görmüyorum.
Çetinoğlu: Neler yapılmasını tavsiye edersiniz?
Hun: Her şeyden evvel çevreyi tahrip edenlere kesilecek cezalar caydırıcı olmalı. Cezalar caydırıcı değil. Hayvanlara eziyet edenlere ise çok küçük para cezası kesiliyor. Ayı’yı yaralıyorlar. Kamyonlarına alıyorlar. Ayı saldırınca da ayı kötü oluyor. Kim kötü şimdi? Kötü burada ayı mı? İnsan mı? Bunlar hep böyle insanın lehine gelişen kararlarla geçiştiriliyor. Oysa Amerika’da köpeğe tekme atanlar hapse konuluyor. Hapis cezası var. Atını iyi beslemeyenler ve kötü bir yerde barındıranlar hapse konuluyor. Kanunları uygulayacaksınız, müsamaha yok. Kanunlar var Türkiye’de. Yeterli veya değil ama var. Tam uygulanmıyor. Bunlar uygulanmadığı gibi denetim de yok. Türkiye’nin en büyük problemi denetim. Denetim mekanizmaları yok. Arıtma tesisi var. Kim denetleyecek? Herhangi bir memur denetleyemez. O işten anlayan bir adam denetleyebilir. Anlayan adama da; yemeklerle veya seyahatlerle alınan bir rapor yazdırılabiliyor. Sistemi baştan aşağı gözden geçirmek lâzım.
Çetinoğlu: Demek ki eğitim ve şuur; her yerde, her şeyden önce geliyor.
Efendim, çok teşekkür ederim. Lütfettiniz, röportaj teklifimi kabul ettiniz. Zaman ayırdınız, soruları titizlikle ve sabırla cevaplandırdınız. İlgililere, yetkililere ve sorumlulara hedefler koydunuz. Mesaj yüklü, faydalı bir röportaj oldu.

EDİZ HUN
Biyolog, film yıldızı, 21. Dönem İstanbul Milletvekili, aynı dönemde Türkiye Büyük Millet Meclisi Çevre Komisyonu Başkanı ve öğretim üyesi Ediz Hun, 20 Kasım 1940 tarihinde İstanbul’da doğdu.
Avusturya Lisesi’ni bitirdikten sonra Norveç’te Oslo ve Trondheim Üniversitelerinde biyoloji ve çevre bilimleri fakültesinden mezun oldu.
Sinema hayatı, 1963 yılında Ses Dergisi’nin açtığı yarışmayla başladı ve ‘Genç Kızlar’ adlı filmle sinemaya girdi. 1970’li yılların ortalarından itibaren Yeşilçam’ın seviye kaybetmesi üzerine sinemayı bıraktı. 1991-1993 yılları arasında Çevre Bakanlığı Müşaviri ve İstanbul Çevre İl Müdürlüğü yaptı. 1999-2002 yılları arasında Anavatan Partisi’nden milletvekili seçilerek TBMM’de bulundu.
Başrol oynadığı, sayısı 100’den fazla olan filmlerden bâzıları: Mualla (1964), Öksüz Kız (1964), Hıçkırık (1965), Sevgili Öğretmenim (1965), Son Kuşlar (1965), Erkek Severse (1966), İhtiras Kurbanları (1966), Samanyolu (1967), Sözde Kızlar (1967), Sabah Yıldızı (1968), Gül ve Şeker (1968), Öldüren Aşk (1969), Son Mektup (1969), Sen Bir Meleksin (1969), Sonbahar Rüzgârları (1969), Ankara Ekspresi (1970), Kalbimin Efendisi (1970), Kader Bağlayınca (1971), Gönül Hırsızı (1971), Gülizar (1972), Çile (1972), Aşkımla Oynama (1973), Şüphe (1973), Acımak (1985), Gökkuşağı (1995), İlk Aşk (1997), Şöhret Sandalı (2001), Paydos (2004).
Mutlu bir aile reisi olan Ediz Hun’un, bir kızı, bir oğlu vardır.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir