MEVLANA CELALEDDİN RUMİ’DE VE ASYA DİNLERİNDE EKOLOJİ ANLAYIŞI

Prof.Dr.Cihan Okuyucu
Bundan 10-15 kuşak ötedeki atalarımız muhtemelen çok geniş bir dünyada yaşadıklarını ve uzak ülkelerde yaşanan hadiselerin kendilerini pek de ilgilendirmediğini düşünüyorlardı. Ama dünyanın global bir köy haline geldiği günümüzde yaşadığımız bazı hadiseler yerkürenin eskilerin sandığı kadar büyük ve ülkelerin de onların sandığı kadar uzak olmadığını gösteriyor. Bilhassa ekolojik dengelerin bozulmasından kaynaklanan ;kuraklık,sel ve tsunami gibi doğal afetler ,sanayileşmenin yol açtığı çevre kirlenmesi ve birkaç gün içinde dünyanın bir ucundan öbür ucuna taşınan salgın hastalıklar insanlığın nasıl tek ve müşterek bir kaderde buluştuğunu açıkca gösteriyor.
Bundan 30 yıl kadar önce Japon filozofu İkeda ile kitap çapında uzun bir söyleşi yapan A.Toynbee (Türkçeye çevirisi: Yaşamı Seçin, Ankara Üniv.Yay.1992)diğer global meseleler yanında ekolojik problemlerin üzerinde de ehemmiyetle duruyor. Ona göre global dünyanın problemleri ancak herkesçe kabul görecek global bir ahlakla çözülebilir.Ahlakın da tabii kaynağı din olduğu için bu evrensel ahlakı büyük dinlerde aramak icab eder. Ancak sözkonusu ekoloji olunca filozofumuz çözüm değeri bakımından uzak doğu dinlerini vahye dayalı üç dine-Yahudilik,Hristiyanlık ve İslam-göre daha elverişli görüyor. Zira ona göre tabiatı kutsayan panteistik uzak doğu dinleri büyük bir çevre duyarlılığına sahiptirler. Buna karşılık insanı merkeze alan ve tabiatı meta olarak gören Orta Doğu dinleri dünya nimetlerinin insan tarafından oburca sömürülmesine yol açmaktadırlar.(a.g.e.41-50) Lynn White de 1967 yılında Science dergisinde yayınladığı “The Historical Roots of Ecological Crisis” ( Science 155-1967- 1203-07) isimli makalesinde sorunun tarihi ve felsefi köklerine dikkat çekerken benzer fikirler ortaya koyar. Buna göre krizin temelinde antroposentrik-insan merkezli- Yahudi- Hristiyan geleneği ve bu gelenekteki doğaya hükmetme hakkı yatmaktadır.
Bu yazıda her iki filozofun fikirlerinden hareketle Uzak Doğu düşüncesi ile Batı ve İslam düşüncesinin ekolojik anlayışını kısaca mukayese edecek ve 1273 yılında öldüğü halde fikirleriyle günümüzün en tanınan islam sufisi olan Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin bu konudaki fikirlerini özetlemeye çalışacağız.

Uzak Doğu Dinleri: Uzak Doğunun en yaygın dinleri arasında ilk elde Hinduizm, Budizm ve Japonyada yaygın olan Şintoizmi hatırlamak icab eder. Bu dinlere Çinde çok geniş tesirler bırakan Konfüçyüs düşüncesini eklemek de mümkündür. Biz buradaki özetlememizde Hinduizm ve Budizmin çevreye bakışıyla ilgili alıntılarımızı Ananda Coomaraswamy’in bu konuda klasikler arasına giren Hinduizm ve Budizm(çev.İsmail Taşpınar, Kaknüs Yay.İstanbul,2000) isimli eserinden yapacağız. Bu eserdeki bilgilere göre Hinduizm, varlığı bütün aleme dağılmış bir Tanrı anlayışına sahiptir. Buna göre Tanrı kendi zatında birdir ama aynı zamanda çocuklarında çokluktadır (s.21) Tanrı düalitesi olmayan bir özdür.Ancak bu öz; varlık ve oluş olarak ikili bir tabiat içerisinde varlığını sürdürür.O hem fanidir hem ebedi,hem bölünebilir hem bölünemez,hem görünür hem görünmez, hem ölümlüdür hem ölümsüz.O her şeyin evrensel zatıdır,bölünmüş şeyler içerisinde bölünmemiş haldedir (23-24) Her şey ondan çıkar ve yine onda bir araya gelir.(41) Zatımız içimizdeki Brahma veya bizdeki Tanrıdır. (94)Diğer bir ifadeyle de tanrısallığın bütün canlılarda sayısız doğumu vardır. Kişinin kendini kurban etmesiyle tanrısallıkta yeniden doğması ve benliklerdeki çokluğu yeniden bire indirgemesi gerçekleşir.(s.18 ) Kim kendini kurban olarak sunarsa hem parçalanmış olan tanrısallığı hem de ondan ayrılmış olan kendi öz tabiatını bir araya toplamış olur(s.44) Yazar benzer karakterdeki Budizmi de tıpkı Hinduizm gibi Hint kültürünün ürünü sayıyor ve Budizmin 12.yy.da Hindistanda Hinduizm içinde erimesini de bu hususa bağlıyor.
Yukarıdaki alıntılarda da görüldüğü gibi Hinduizmin ve Budizmin, evrenle Tanrıyı tek bir bütün olarak kabul eden anlayışı var olan her şeye karşı derin bir saygıyı beraberinde taşımaktadır. Bu tablo içinde insan da merkezi ve imtiyazlı bir konuma sahip değildir. Yaygın bir inanç olan ruh göçü de insanın diğer canlılarla devamlı iç içe oluşunu ve dolayısıyla imtiyazsızlığını göstermektedir. İkeda, benzer karakterdeki Şintoizmin de yüksek çevre duyarlılığı ile yakın zamanlara kadar Japon doğasını tahriplere karşı koruduğunu ifade etmektedir. (a.g.e,s.41)
Şimdi de Çin kültüründe derin bir iz bırakmış olan Konfüçyüs düşüncesine kısa bir göz atalım.Bu yazıda ekoloji ile ilgili kapsamlı çalışmalarından çok istifade ettiğimiz İbrahim Özdemir; “Doğayı evimiz olarak algılamak:Neo-Konfüçyüsçülüğün Çevre Etiği Üzerine”(ODTÜ,I.Ulusal Uygulamalı Etik Kongresi,12-13 Kasım 2001) isimli tebliğinde Konfüçyüs(m.ö.551-479)ün “tüm varlıkların birliği” fikri ile Dekarttan beri var olan insan merkezli modern Batı çevre anlayışını karşılaştırıyor. Konfüçyüsçülüğün en önemli yanı basit, anlaşılabilir ve uygulanabilir olmasıdır. Bu öğretinin temeli “kendini tanıma” ilkesidir. Buna göre fert toplumdan ayrı ve bağımsız düşünülemez. Diğer bir önemli ilke ise “özgünlük”(authentic) ilkesidir.Ancak kendi doğasını tam olarak geliştirebilen kişiler başkalarının da doğasını geliştirebilir ve bu durum sonuçta kişinin bir parçası olduğu yer ve gökteki her şeyin değişme ve gelişmesine katkısı manasına gelir .Bu yüzden kişi devlet işlerini düzene koymak için ev işlerine , ev işlerini düzene koymak için kendi kendine çeki düzen vermelidir. Kendimize çeki düzen vermek için içimizi, içimizi düzenlemek için de düşüncelerimizi düzenlemeliyiz. Bu da bilgi eksikliklerimizi gidermeye bağlıdır. Demek ki mevcut her şeyi tanıma ve şekillendirme işinin temeli insanın kendi kendisini tanıma ve şekillendirmesi olmakta. Konfüçyüs düşüncesi dünyayı ev ve bütün varlıkları da bu evin halkı olarak kabul eder. Bu anlayış ekoloji kelimesinin “dünya evimizdir” manasıyla tam olarak örtüşmektedir. Nitekim kelimenin babası olan Ernst Haeckel bu kavramı 1866 yılında Yunanca iki kelimeyi; oikos+logia =ev+bilgi birleştirerek elde etmişti.
Şimdi bu anlayışın Neo- Konfüçyüsçü düşünür Chang Tsai’deki ifadesini görelim: “ Gök babam yer ise annemdir.Çok küçük bir varlık olmama rağmen onların ortasında çok candan bir yer bulmaktayım. Bundan dolayı evreni dolduran her şeyi bedenim ve evreni yönlendiren her şeyi de doğam olarak kabul edeceğim. Tüm insanlar biraderlerim ve kızkardeşlerim,tüm varlıklar da arkadaşlarımdır.”(Özdemir,s.7) İnsanla diğer varlıklar ve cansızlar arasındaki ilgi bu anlayışta ch’ye yani ortak hayat enerjisine bağlıdır.
Var oluşun tüm biçimleri ch’iden meydana geldiğinden insan hayatı kozmik süreci meydana getiren kan ve soluğun sürekli akışının bir parçasıdır.İnsan böylece kayalar,ağaçlar ve hayvanlarla organik olarak ortak bir ağa sahiptir. Konfüçyüsçü diğer bir düşünür olan Tu Weiming de bizim kainatın organik bir parçası olmamızı aşağıdaki örneklerle açıklıyor: “ Kuyuya düşmek üzere olan bir çocuk gördüğümüzde talaşa kapılmamız, şefkat hissetmemiz insanlığımızın(ren) çocukla bir beden oluşturduğunu gösterir.Belki bu, çocukla aynı cinsten olmamızla izah edilebilir. O halde neden kesilen bir hayvan veya kuş görünce onların acısını giderememenin aczini hissediyoruz? Bunu da o canlılarla duyguda ortak olmamıza bağlayalım.. Fakat kırılan bir ağaç görmek de bizi üzüyor.. Bu üzüntüyü de ağacın canlı oluşuyla açıklayalım. Peki bir çini yahut kayanın parçalanması bizi niye üzüyor?. Bu üzüntü insanlığımızın bütün bunlarla bir beden oluşturduğunun delilleridir”(Özdemir, s.8) Bu fikirlerden de anlaşılacağı üzere Konfüçyüsçü düşünce sisteminde insan ve doğa arasında hiyerarşik bir ayırım ve doğaya yabancılaşma yoktur. İnsan ve doğa ilişkisi haklardan ziyade saygı üzerine temellenmektedir. Bu bilinç insana ailesine karşı sevgi ve saygı besler gibi gök yer ve sayısız varlığa karşı da saygı ile davranma ve onu koruyup geliştirilme görevi yüklemektedir. Şimdilik bunları aklımızda tutalım. Zira aşağıda Ruminin düşüncelerini aktarırken bu benzetmelere tekrar ihtiyacımız olacak. Ancak listemizi tamamlamak için öncelikle Batı düşüncesinin doğaya bakışını da özetlemek gerekiyor.

Batının Doğaya Bakışı: Yukarıda bahsi geçen “The Historical roots of Ecological Crisis” isimli makalesinde Lynn White doğaya bakış konusunda Batı düşüncesinin iki evresini inceliyor.Ona göre Uzak Doğunun tabiata dost tavrına karşılık Batıda tabiata hakimiyet fikri sözkonusudur. Bu anlayışın dini kaynağı Yahudi-Hristiyan geleneği, felsefi kaynağı ise Kartezyen felsefedir. White dinler arasında en antroposentrik-insan merkezli- dinin Hristiyanlık olduğunu söyler. Ortaçağ dini anlayışına göre insanın tabiat üzerindeki gücü sınırsızdır, tabiatı ve içindekileri zevklerini ve faydasını arttırmak için istediği gibi kullanabilir. Zira insan herşeyin merkezindedir ve kainatın var oluş amacıdır. Kainat ona hizmet ettiği kadar değerlidir,yoksa kendi başına bir değeri yoktur.Duygusu olmayan bitkilerin ve hayvanların herhangi bir hakkı sözkonusu değildir. Keith’e göre bütün bilimsel devrimlerin ve teknolojik gelişmelerin arkasında bu tabiata hakim olma ve onu kendisine hizmet ettirme anlayışı yatmaktadır. (Thomas Keith,Man and Natural World,London 1983,s.21)
Yine de yazara göre tabiata bakıştaki asıl katılık onu her türlü maneviyattan soyutlayan aydınlanma çağının eseridir. 17.yy.da Bacon’un bilim felsefesi, Descartes’in metafiziği ve Newton’un mekanik fizik anlayışı Batılı insana kadim çağlardan çok farklı bir doğa algısı verdi ve onu tabiattan kopardı.Bilhassa Descartes bütün felsefe sistemini “düşünen ben” üzerine kurmak suretiyle merkeze tanrıyı koyan O.Çağın aksine merkeze insanı yerleştirdi. ”Düşünüyorum o halde varım” ın manası; önce ben varım sonra Tanrı demektir. Bu noktadan hareket eden Kartezyen felsefeye göre insan birbirinden bağımsız olan ruh ve bedenden oluşur. Önemli olan ruh ve düşüncedir. Ruh bedene ve insan da cansız bir obje olan dünyaya istediği gibi hükmetme hakkına sahiptir. Esasen maddi alem sonsuzdur ve tükenmesi sözkonusu değildir. Bu fikirler başta Pascal olmak üzere bir çok dindar düşünürü rahatsız etmiş sujenin kendisini tanrılaştırdığı endişesine yol açmıştır. Manevi olanı reddeden Pozitivist felsefe de yine bu insan-merkezci anlayışın bir sonucudur. Böylece kadim kültürlerdeki esrarlı doğa ,Rönesanstaki besleyici tabiat ana ve dinlerdeki Allahın eseri olan ve saygıyı hak eden tabiat anlayışı geride kalmıştır. Newtoncu anlayışta kainat artık koca bir makinedir ve değerini insana hizmetinden alır.
Bunun neticesi olarak iyiliği ;insani hazları tatmin etme olarak tanımlayan yeni bir ahlak telakkisi gelişti. Nitekim Locke’nin mülkiyet anlayışında şayet geçerli bir yoldan kazanmışsa sahibi o mülkü her türlü tüketme ve tahrib etme hakkına sahiptir.Onun tabiata ve gelecek kuşaklara karşı bir yükümlülüğü yoktur. Vahşi sanayileşmeyle ağaçların tüketilmesi, toprak ve denizin kirletilmesi bu sınırsız mülkiyet anlayışının tabii bir sonucu olarak tezahür etmiştir..Ne Rousseau’nun toplumsal sözleşmesinde ne de Hobbes’de gelecek nesillerin yaşayanlar üzerinde bir hakkı olduğuna temas edilmez. Bu mutlak mülkiyetçi anlayış Toynbee’nin benzetmesiyle Orta Çağda Tanrının evinde kiracı olarak yaşayan insanın 17.yy.da ev sahibini evden kovması ve artık kendisini ev sahibi gibi görmeye başladığını göstermektedir.(Yaşamı Seçin,344) Ancak doğal dengeyi bozan ve çevreyi çabucak tahrib eden bu küçük tanrı iyi bir yönetici olmadığını kendisi de farketmiş ve 1960’lı yıllardan itibaren yeni bir çevre anlayışı geliştirmeye başlamıştır. Bu anlayış insan-merkezli değil çevre merkezli bir anlayıştır ve buna göre bizler bu eko-sistemin sahibi değil sadece parçasıyız. Bu sistemde her şey her şeye bağlıdır ve hassas bir denge söz konusudur. Ayrıca kainat makine değil organik bir yapıdır ve organik olan her şeye gösterilen özeni hak etmektedir.
Şimdi bu genel bilgilerden sonra genelde İslamın özelde de Rumi’nin yukarıda bahsi geçen konulara bakışını özetlemeye çalışalım.
İslamda Çevre:Toynbee’yi haklı çıkarır tarzda İslam dini insana varlık hiyerarşisinde Tanrıdan sonra en üst basamağı tahsis eder.Kurandaki bir çok ayet ve Hz.Peygamberin bir çok sözüne göre insan eşref-i mahluktur ve yeryüzünde Tanrının halifesidir. Yer ve gökte olan herşey uysal yaratılmış ve insanın hizmetine sunulmuştur. Bununla birlikte o tabiatla ilişkilerinde sonsuz bir hürriyete sahip değildir. Zira İsmail Faruki’nin de ifade ettiği gibi tabiat insanın değil Allahın mülküdür.Allah o mülke belli bir işleyiş ve nizam vermiştir. Tabiattan istifade esnasında insan da bu nizama saygılı hareket etmelidir.(İbrahim Özdemir, Osmanlı Toplumunda Çevre Anlayışı, Türkler (Ansiklopedi),Yeni Türkiye Yay.Ankara,c.1)Kısacası din insana bir ahlak çerçevesi çizer ve onun hürriyetini bu çerçeveyle sınırlar. İnsan-tabiat ilişkisinde insanın dikkate alması gereken birkaç temel dini prensibi şöyle sıralayabiliriz:
-Çevre Allahın eseri ve ayetidir. Dolayısıyla onu korumak Allahın eserini korumak demektir.
-Bütün varlıklar bizim anlamadığımız bir dille de olsa Allahı tespih ederler.(Sa’d,18-19)Doğal düzeni bozmak bu tesbihe mani olmaktır. Hem bu anlayışı hem de çevre duyarlılığını göstermek üzere 13.yy.da yaşamış ünlü Türk sufisi Yunus hakkında anlatılan çok yaygın bir anekdotu aktaralım. Yunus gençliğinde şeyhinin dergahında diğer müritlerden daha çok sevgi görür ve diğerleri tarafından kıskanılır. Bir gün şeyh kendisine en iyi çiçeği kimin getireceğini test etmek üzere bütün müritlerini kıra yollar. Diğer müritler getirdikleri rengareng taze çiçekleri şeyhe sunarlar. Yunusun elinde ise kurumuş tek bir çiçek vardır. Şeyh kendisine niçin daha güzel bir şey getirmediğini sorunca Yunus şöyle der:
-Hangi çiçeğe yaklaştıysam onun Allahı tespih ettiğini işittim ve koparmaya kıyamadım. Bu ise kurumuş ve tespihten kalmıştı,onun için bunu getirdim.”
-Bütün tabii kanunlar Allah tarafından konduğu için kutsaldır ve bozulmamalıdır: ”Görmedin mi ki göklerde olanlar ve yerde olanlar, güneş,ay,yıldızlar, dağlar ,ağaçlar ,hayvanlar ve insanların bir çoğu Allaha secde ediyor(Hac:18)
-Kurandaki ifadeye göre dünyadaki hayvanlar ve kuşlar da insanlar gibi birer ümmetdirler ve saygıya layıktırlar.(En’am,38)
Kurandan alınmış bu prensipler yanında Hz.Peygamber de dünyaya gönderiliş sebebi olarak “Ben güzel ahlakı tamamlamak üzere gönderildim”demiş ve güzel ahlakın maddeleri arasında çevre duyarlılığına da dikkat çekmiştir.Sözlerinden birkaç örnek:
-“Allahın sizi cezalandırmamasının yegane sebebi;şu yaşlanmış ihtiyarlar,süt emen bebekler ve çiftliğinizde otlayan hayvanlardır”
-“Kıyamet kopmaya başlasa bile elinizde bir fidan varsa dikin”
-“Kişi kabirde olsa bile 7 şeyden gelen sevap devam eder.Bunlardan üçü;akıtılan su, açılan kuyu ve dikilen ağaçtır”
Kuşların yuvalarının bozulmaması,yavrularının alınmaması,eğlence amacıyla av hayvanlarının avlanmaması,binek hayvanlarına bakım yapılması ve fazla yük yüklenmemesi gibi hususlar da yine Hz.Peygamberin tavsiyeleri arasındadır. Şimdi bütün bu tavsiyelerin İslam toplumlarındaki uygulama alanlarına birkaç örnek vermek istiyoruz.
13.yy. hukukçularından İzz.b.Abdisselam hukukla ilgili eserinin bir bölümünü hayvan haklarına ayırmıştır.Burada belirtilen hayvanların insanlar üzerindeki haklarından bazıları şunlardır:
-Çalışamayacak kadar hasta ve yaşlı hayvanların bakımını ve yiyeceğini temin etmek
-Hayvanlara çekemeyeceği yükü yüklememek
-Hayvanları kendi cinsinden veya başka cinsten eziyet edecek hiçbir hayvanla aynı yerde tutmamak
-Keserken incitmemek,canı çıkmadan derisini soymamak ve kemiklerini kırmamak
-Yavrusunu gözünün önünde kesmemek
-Ağıl ve ahırını olabildiğince temiz tutmak
-Çiftleşme döneminde dişi ve erkeği birbirinden mahrum etmemek
-Eğlence amacıyla av yapmamak vs.( Özdemir, Çevre Sorunlarının Antroposentrik Karakteri,Felsefe Dünyası,1998,sayı:27,s.78)
Osmanlı toplumunda da çevre duyarlılığı ve hayvanlara iyi davranmayla ilgili zengin örnekler mevcuttur. Mesela 1829 tarihli bir kanunda İstanbulda yük hayvanları için Cuma gününün tatil olduğu, bu gün yük hayvanlarının çalıştırılmaması ve hatta üzerine binilmemesi, güzel bakılması, böyle yapmayanların cezalandırılacağı vs.belirtilmektedir. Günümüzde İstanbulda gezen bir yabancının dikkati bazı tarihi yapıların üzerindeki minyatür köşklere takılacaktır. Bunlar kış günleri kuşların donmaması için yapılmış kuş köşkleridir. Osmanlı döneminde kurulan sayısız vakıfların bazıları kışın aç kalan yabani hayvanlara yiyecek temini için kurulmuş bulunuyordu. Bir çok yabancı seyyah Türklerin bu konudaki duyarlılığına dikkat etmiştir.Bunlardan 17.yy.seyyahı Guer, Şamda hasta köpek ve kediler için kurulan bir hastahaneyi haber veriyor. Ünlü Fransız şairi Lamartine ise İstanbulda sokaklarda köpeklerin rahat su içmesi için uygun yerlere su kovaları konduğunu ve güvercinlere yem temini için de vakıflar kurulduğunu haber veriyor. Kanuni dönemi Avusturya elçisi Busbec’in Türkiye Mektupları bütün bu konularda zengin teferruatla doludur.
Tabii dengeyi bozan sebeplerden biri de doğal kaynakların hesapsızca israf edilmesidir.İsrafı yasaklayan Kuran(Araf,31) bu bakımdan da çevreci bir nitelik taşır. Nitekim Hz.Peygamber de:Denizden bile abdest alsanız suyu israf etmeyiniz, buyurmuştur.
Ruminin Fikirleri: Ruminin bu alandaki fikirlerine geçmeden önce konunun anlaşılması için İslam Allah anlayışında önemli bir kavram olan tenzih hakkında birkaç cümlelik izah vermek istiyoruz. Tanrıyı eşyayla iç içe düşünen panteistik inanışların aksine İslam, Allahın yarattıklarının hiç birine benzemediği hususunda ısrar eder.Bu anlayışın dini karşılığı tenzih,yani soyutlamadır. Peki bu kabul yaratılan ile Allah arasına bir mesafe koymaz ve dolayısıyla eşyayı seküleştirerek istismara açık hale getirmez mi? Sufiler böyle bir uzaklık olmadığını yine Kurandan aldıkları bazı delillerle ortaya koyarlar.Sözgelimi:
-O size şah damarınızdan daha yakındır.(Kaf,16)
-Yüzünüzü her nereye dönerseniz Allah karşınızdadır.(Bakara,115)
gibi ayetler Allahın her an bizimle ve yarattıklarıyla bir arada olduğunu ve onlarla ilgilendiğini göstermektedir. Sufiler Hinduizmin varlık anlayışından bahsederken aktardığımız öz ve mahiyet ayrımına benzer tarzda Allahın varlığının iki yönünü iki anahtar kelimeyle ifade ederler:zat ve sıfatlar. Benzeri,ortağı ve eşi olmayan Allah zatı ile her türlü tariften ve kavrayıştan münezzehtir,mütealdir. Ancak o isimleri ve sıfatlarıyla idrak alanımıza girebilir. Çünkü var olan her şey ilahi isimlerin ve sıfatların tecellilerinden/yansımalarından ibarettir.Yoksa nesnel alemin kendiliğinden bir varlığı yoktur. Rumi nesnel alemi tek bir güneşin ışığını yansıtan sayısız aynaya benzetir. Yaz ve kış;sağlık ve hastalık; doğum ve ölüm gibi birbirine zıt gibi görünen şeyler Allahın muhtelif isimlerinin bu aynalardaki tecellileridir.Bu tecelli olmazsa varlık alemi de olmaz. Kalıp ifadesiyle “Her şey Ondandır fakat O değildir”. İslam sufizmini panteistik düşünceden ayıran şey bu ince çizgidir.
Bu anlayıştaki Rumi bütün kainatı Tanrının evi olarak benimser ve şöyle der:”Benim evim gök kubbedir,ailemse bütün insanlık”. Bu benimseyiş insana var olana her şeye saygı gösterme ve sevme görevi yükler. Seven ilk basamakta bir kişiyi sevmekle işe başlar ancak zamanla ilerleyerek evrensel sevgiye ulaşır. Evrensel sevgi gerçekte varlığın birliğini ,onun tek elden çıktığını farketmenin sonucudur. Bu fikri somutlaştırmak için Rumi’nin Mesnevisinde de geçen Doğunun en meşhur hikayesi Leyla ve Mecnundan kısaca bahsetmek gerekiyor. Sevdiği kızı/Leylayı ailesinden alamayınca aklını yitirip çöle düşen Mecnun zamanla her şeyde Leylanın bir benzerini görmeye başlar. Avcının tuzağına düşen ceylanın gözleri ona Leylanın gözleri gibi görünür ve ceylanı kurtarmak için avcıya elbiselerini verir.Gece Leylanın saçı, yıldızlar dişleri, ay yanağı, güneş gülümsemesidir. Böylece suya düşen bir taşın büyüyen halkaları gibi Mecnunun sevgisi halkalar halinde genişler ve her şeyi kuşatır. Bir gün tanıdıkları onu pis bir köpeği sevip okşarken görür ve kınarlar. O der ki:
-Bilmiyorsunuz ki bu köpek Leylanın sokağından geçti..
Burada Leyla/sevgili etrafındaki herşeyin sevgili haline dönüşmesi söz konusudur.Bu anekdotla anlatılmak istenen şey şudur: Sufi için sevgili Allahtır ve madem ki varlık dünyasında Onun eseri olmayan ve onunla ilintili bulunmayan, hiçbir varlık yoktur. O halde sırf Leyla ile münasebeti yüzünden sevilmeye layık olan köpek gibi bütün varlıklar da Tanrıyla ilgisi sebebiyle sevilmeye layıktır. Rumi Tanrıyı güneşe yarattıklarını ise onun ışığına benzetir. Dolayısıyla güneşi seven ışığını da sevmek zorundadır, ışığı seven de sonuçta bilerek veya bilmeyerek güneşi sevmektedir.Bizim köpeği yahut köpek metaforuyla anlatılan şeyleri çirkin görmemiz Rumiye göre bir nevi körlüktür ve her şeyin Allahın eseri olduğunu unutmamızdandır. O buna şu örneği veriyor: Sen bir kadını sevdiğinde onun herşeyi sana sevgili gelir. Onun da içinde eline bulaşsa iğreneceğin kan,bağırsak ve gübre olduğunu aklına bile getirmezsin. Çünkü sen onun zatını,bütününü sevmektesindir.” Bütün sebepleri teke irca eden bu vahdetçi idrak tarzı, aşık için kainatta Haktan başka muhatap bırakmaz. O başına her ne gelirse Ondan bilir, sadece Onu görür, Ondan korkar ve Ondan umar. Cenab-ı Hak mutlak hayır olduğu için Ondan gelen -ve sıradan kişi için hayır ve şer gibi muhtelif suretlerde görünen – her tecelli de aşık için bir mutluk kaynağıdır.
Kainatta her şey Hakkın tecellisine ayna olmakla birlikte ayna oluşun zenginliği bakımından yine de her şey eşit değildir. İnsan Allahın bir çok isimlerine mazhar olmak bakımından diğer varlıklardan daha üst bir konumdadır. Öyle ki Mevlana insanı Tanrının tablacısı olarak niteler. Nasıl bir dükkanın vitrininde sergilenen her şey daha fazlasıyla depoda mevcut ise Tanrı da pek çok özelliğini sergilemek için insanı bir vitrin olarak kullanmakta ve “burada birazını gördüğün şeylerin tamamı benim depomdadır” demektedir. Rumi’nin çağdaşılarından olan büyük Türk şairi Yunus insanla Tanrı arasındaki bu yakınlığı şu mısralarla ifade eder:

Hak cihana doludur kimsene Hakkı bilmez
Anı sen senden iste o senden ayrı olmaz (F.K.Timurtaş,Yunus Emre Divanı,İstanbul,1978, 103/1)

Yürür isem önümdesin söyler isem dilimdesin
Oturursam yanımdasın ayrukda ne bazarım var (A.g.e,43/2)
Peki ama her yerde ve her şeyde yansıyan Hak neden perdesiz tecelli etmiyor? Mevlana bunu izah için güneş ve ateş örneğini kullanır. Güneş hayat kaynağıdır ama dünyaya fazla yaklaşırsa her şeyi kavurur.Keza tavasız olarak pişirilen yemek de yanar, kül olur.Bunun gibi Tanrıyı da perdesiz görmek insanın tahammülünün dışındadır.
Ruminin bütüncü bakış açısını insanlığa tatbik eden çağdaşı Aşık Paşa(1332) bütün insanları tek bir bedene benzetir.Ona göre bu insanlık bedeninde; Hz.Adem ayak, gemi yapan Nuh el, Tanrı ile konuşan Musa dil, Davut kulak, İbrahim göz, her dilden anlayan Süleyman gönül, ölüleri dirilten İsa ruh, peygamberlerin sonuncusu olan Hz.Muhammed başı temsil eder. Şairin bu benzetmelerden asıl amacı insanın bir parçası olduğu diğer insanlara karşı görevlerini hatırlatmaktır. Mesela insanda iki göz vardır ama bunlar birlikte bakarlar,birlikte uyurlar, birlikte gülüp birlikte ağlarlar. İnsan da böylece başkalarının acısına sevincine ortak olmalıdır.Sufiler arasında çok yaygın olan bu fikir en iyi ifadesini yine 13. asrın şairi olan Şeyh Sadinin şu mısralarında bulmuştur:
Beni adem aza-yı yek-digerend
Ki ez-aferineş zi-yek gevherend
Çü uzvi be-renc avered ruzigar
Uzvha-yı digerra nemaned karar
(İnsanlar bir beden ve her insan bu bedenin azası gibidir. Çünkü insanların hepsi aynı kaynaktan gelmektedir. Eğer bedendeki bir organ hastalanırsa diğer organlar da rahatsız olurlar.) Buradaki mesaj açıktır:Sen de bir organ hükmündesin; o halde hemcinslerinin acılarına lakayt kalma!
Yukarıda İslamın kainatın düzenini bozmama konusundaki vurgularından söz etmiştik.Bu düzenin önündeki en büyük tehdit insanın sınır tanımayan ihtiraslarıdır. Şimdi de Mesneviden, kendi ihtiraslarından kurtulma ve mevcut düzene razı olma konusundaki şu anekdotu alıntılayım:
Meşhur sufilerden Behlül bir dervişe;
-Nasılsın, ne haldesin ? diye sordu. O da:
-Bu dünyadaki bütün işler kendi istediği gibi olan biri nasıl olursa öyleyim.Her sabah güneş benim istediğim gibi doğup batmada.Gece yıldızlar benim isteğime göre parlamada, nehirler benim istediğim yere akmada.Hayat, ölüm, hastalık, sağlık, bunların hepsi tam benim gönlümün muradı üzre… Daha nasıl olayım! Behlül:
-Nasıl her şey senin isteğin üzre oluyor bakalım, diye sorunca beriki şöyle der:
– “Değil mi ki bütün bunlar Hakkın irade ve isteğiyle olup bitmekte. Ve madem ki ben de Hakkın takdirine razı olmuş, Onun isteğini istek edinmişim. O halde her şey tam olması gerektiği gibi.
Şimdi okuyucu bu alıntıların ekolojiyle doğrudan ilgisini kurmakta güçlük çekebilir. Gerçekten 13.yy.da yaşamış bir sufide modern bir kavram olan ekolojiyle ilgili bire bir fikirler aramak beyhudedir. Ancak biz konuyla Rumi arasında, bütün insan davranışlarını yönlendiren temel faktörün inançlar olduğunu söyleyen White’ınkine paralel bir ilgi kuruyoruz. Sonuç olarak diyebiliriz ki gerek White gerekse Toynbee’nin inandığı gibi İslam tabiata tasarruf konusunda insana tam bir serbestiyet vermez. Kainatı Tanrının bir tecceligahı olarak kabul eden Rumi ve diğer İslam sufileri ise yukarıdaki örneklerden de anlaşılacağı üzere bu konudaki duyarlılığı çok daha uç noktaya taşımışlardır. Bu anlayışın yaygınlaşmasının modern ekolojik problemlerin çözümüne bir katkı olabileceğini düşünüyoruz.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir