MANKIRT

Cihan OKUYUCU
Aytmatov, ey büyük usta! Ey destanların diliyle konuşan bilge kişi! İzin verirsen eğer, senin sembollerini kullanacağım bu yazımda. Çünkü senin de yıllarca kullandığın bu dilden daha iyi bir anlatım yolu bilmiyorum. Sen, o ölümsüz eserinde, kendi toplumunun talihsiz aydınlarını, anasını vuran bir Mankırt’ın efsanesiyle teşhir etmiştin. Ben de o efsaneyi kullanmak istiyorum burada; zira bilirsin ki tarih boyunca ne Mankırt eksik olmuştur ne de Nayman Ana.

Efsanemiz asırlar önce Kazakistan’ın geniş özek bozkırlarında geçiyor. Naymanların yurdunun komşu Juan Juanların (bilinen isimleriyle Cücenler) istilasına uğradığı zamanlarda. Bütün Nayman erkekleri toplanmış ve yurtlarını kurtarmak için bir ölüm kalım savaşına girişmiştir. Birçoğu bu savaşta hayatını yitirir. Nayman Ana’nın kocası soylu Dönenbay da bunlar arasındadır. Fakat daha büyük bir talihsizlik beklemektedir onu. Zira intikam için yapılan yeni bir savaşta zavallı Ana bu sefer de oğlunu kaybeder. Yaralanmış delikanlı Yolaman, ayağı üzengide yere yıkılmış ve atı tarafından sürüklenmiş; ne ölüsüne ne dirisine rastlanmıştır.

Mankırt Olmaktansa Ölmek, Bahtiyarlıktı

Savaşta ölenler bahtiyardır, zira esir düşenleri daha kötü bir son beklemektedir. Bu kader, mankırt olmaktır. Yolaman da esir düşmüş ve mankırt haline getirilmiştir. Hafızasını yitirerek düşmanın kulu kölesi haline gelmenin adıdır mankırtlık. Bunu sağlamak için Cücenlerin özel bir metotları vardır. Esir gencin önce kafa derisi yüzülür ve yeni kesilmiş bir devenin taze derisinden bir parça başına dikilir. Sonra aynı durumdaki arkadaşlarıyla birlikte, elleri bağlı, aç susuz kızgın güneşin altına bırakırlar onu. Taze deri güneşte kuruyup çekildikçe dayanılmaz bir acı vermektedir. Birkaç gün sonra, alttan gelen kılların kalın deve derisinden geçemeyerek geri dönmesiyle yeni bir işkence eklenir buna. Bu durumdakilerin birçoğu acıya dayanamayarak ölür ve kurtulur. Hayatta kalabilen Yolaman’ın kaderi ise daha korkunçtur. İşkence karşısında çıldıran ve şuurunu kaybeden delikanlı için hayat, derin bir boşluktur artık. Aklıyla birlikte her şeyini yitirmiş; sadece efendisinin emirlerini yerine getiren problemsiz bir köle, bir mankırt olmuştur. Bu özellikleriyle de, her Cücen’in sahip olmak istediği çok pahalı, değerli bir köledir.

Nayman Ana Yolaman’ı Bulur

Uzaklarda yaşayan talihsiz Nayman Ana, evine misafir olan bazı tüccarlardan oğlunun yaşadığını ve mankırt yapıldığını öğrenir. Bu bilgi, bir od gibi düşer yüreğine. Cins devesi Akmar’a biner ve bozkırda günlerce evladını arar. Nihayet bulur onu; Yolaman kırda efendisinin develerini gütmektedir. Talihsiz genç, bütün insanî hislerini kaybetmiştir ve hayvanlarla birlikte yatıp kalkmaktadır. Zaman zaman efendi ona karnını doyuracak azığı getirmektedir, o kadar. Bütün ihtiyacı bundan ibarettir. Nihayet, Nayman Ana oğlunu yalnız yakalar ve ona sokulur usulca. Ne yazık ki oğul bomboş gözlerle bakar annesine. Sadece annesini değil, kendi adını, babasını, boyunu, soyunu her şeyi unutmuştur mankırt. Ana kalbi parça parça… oğlunu bağrına basar ve der ki; “Adını hatırla oğlum! Mankırt değilsin, Yolaman’sın sen. Babanın adı Dönenbay, babanı hatırla..” Hayır, mankırt hiçbir şey hatırlamıyor, zihni yıldızsız bir gece gibi kapkaranlık. Bu, ölümden de öte bir zulüm.. İçi Tanrı’ya karşı sitemle doluyor ananın ve ağıt yakıyor: “Ah, ben ne talihsiz dişi deveyim ki yitirdiğim yavrumu, öldürülüp derisine saman doldurulmuş buluyor ve onu yavrum diye kokluyorum.”

Anne ona saatlerce dil döküyor, yalvarıyor. Emzirdiği büyüttüğü, beslediği, nice uykusuz gecelerinin, acı ve sevinçlerinin meyvesi olan bir varlığın posasıyla karşı karşıya gelmenin dayanılmaz hüznünü yaşıyor. Karşısındakine bakıyor; söndürülmüş bir ışık gibi, kaymış bir yıldız gibi, kesilmiş bir dal parçası, ya da bir kara taş gibi anlamsız ve geçmişsiz. Geçmişe dair belleğinde hiçbir eser yok, çevresini saran kendi yurdunun tepeleri, çayırları ona yabancı. Yıldızlar gülümsemiyor ona, bahar rüzgarı kalbini kıpırdatmıyor. Sadece dilini unutmamış; ama, histen heyecandan, sevgiden uzak bir dil bu. Öyle ki; bu dil, aralarındaki mesafeyi kaldırmıyor, yeni uzaklıklar ekliyor ona. Bu ölüyü nasıl diriltmeli, onun sönmüş kalbine ve aklına hangi yolla ulaşmalı. Çaresiz ana, çocukluğundaki gibi ninniler söylüyor oğluna. İşte o zaman mankırt belli belirsiz etkileniyor, bir şeyler beliriyor belleğinde. Nayman Ana ümitlenir, heyecanlanır. Bu kıvılcımın tutuşmasını, bu tohumun yeşermesini bekler. Ne var ki artık buna vakit yoktur. Zira uzaktan azık getiren Efendi’yi görür ve kaçar. Gerçi cins devesi sayesinde Cücen’in elinden kurtulmuştur; ama düşmanı da uyandırmıştır.

Mankırt’, Nayman Ana’yı Vurur

Ertesi gün yine ayni hâdise cereyan edince, Cücen tehlikeyi kavrar. Bir ok ve yay tutuşturur mankırtın eline ve der ki; “Anan olduğunu söyleyen o kadın senin düşmanın. Başından şapkanı almak ve kafandaki deve derisini çıkarmak istiyor.” zavallı kölenin hayatta tek korkusu başının derisine dokunulmasıdır. Zira o, aklını elinden alan bu deri parçasına aklı gibi sarılmıştır. Şimdi bu kadın, annesi olduğunu söyleyen bu yabancı bunu elinden alacak öyle mi? Gelsin de alsın o halde!.. Cücenlerin uzaklaştığına iyice inandıktan sonra üçüncü defa oğluna yaklaşan ana onun bir devenin gerisinde kendisine nişan aldığını görür. Mankırt’ın mahir bileği eskisi gibi yeteneklidir hâlâ; ok uçar ve Nayman Ana’nın sol böğrünü bulur. Devesinden devrilirken kocaman açılır gözleri.. Bu gözlerde kendi ölümüne değil, oğlunun kadersizliğine yanan bir ifade vardır. Ananın son çığlığı bozkırın ufkunda son defa çınlar: “Adını hatırla oğlum! Babanın adı Dönenbay! babanı hatırla..”

Devrin MANKIRTLARI

Ah zavallı mankırt! Ne kadar bedbahtsın ki işlediğin cinayetin bile farkında değilsin. Bu yüzden kızamıyorum sana. Nayman Ana’dan çok, sen acınmaya lâyıksın. Ve sen bu bedbahtlığında yalnız değilsin. Her devirde her yerde senin kader ortakların var. Her devrin bir Nayman Anası ve her Nayman Ana’nın da mankırt oğlu olacak. Tabiî artık kimse senin gibi mankırtlaştırılmıyor. Dünya çok değişti ve bu kaba yöntemlerden çoktan vazgeçildi. Şimdinin Cücenleri öyle çekici ki, insanlar onlara seve seve uzatıyorlar başlarını. Ve büyük bir efendinin kölesi olmaktan gurur duyuyorlar. Sen zorlanmıştın bu işe, bunun için suçsuz sayılırsın. Ya bu gönüllü mankırtlara ne demeli! Kendi toprağını ve kendi sürüsünü bir Efendi’ye peşkeş çeken zavallılar da senin kadar masum mu acaba?

Trajik hikâyesini böyle bitirmiş romancımız. Ama benim gönlüm buna razı olmuyor. Onu kendi içimde büyütüyor ve şöyle bitmesini arzu ediyorum:

Ve Mankırt, Aslını Hatırlar

“Anasının ölümünden sonra da mankırt, efendisinin sürüsünü gütmeye devam etti. Onun düştüğü yerde bir toprak yığını vardı şimdi. Nedense bu yığın korkutuyor, ürkütüyordu zavallıyı. Yanından yöresinden geçmemeye dikkat ediyordu. Yine de gözünü alamıyordu oradan. Bazen çekine çekine mezarın kenarına oturduğunda büyümüş otlar arasından bir ninni duyar gibi oluyor, gözünde havada uçuşan bir yaşmak canlanıyordu. Sonra bu yasmak bir kus oluyor ve ona bakıp bir şeyler söylüyordu. “Unutma” diyordu, “Sen mankırt değilsin.” Daha başka şeyler de söylüyordu bu ses. Bir isme benziyordu bu. Ama ne, bir türlü çıkaramıyordu onu. Böylece yıllar geldi, geçti ve mankırt, efendinin sürüsünü gütmeye devam etti. Üzerinde her yıl yeniden otlar biten mezar, mankırtın Bozkır’daki tek arkadaşı olmuştu. Ve onun yanından her geçtikçe kafasındaki o eksik cümleyi tamamlamaya çalıştı.

Bir gün, tepelerin yanında bir daha gördü o kuşu. Kuşun çığlığı karşı tepelerde yankılandı ve kendisine kadar geldi. İşte o zaman cümledeki eksik kısmı işitti mankırt. “Sen Dönenbay’in oğlusun! Yolaman’sın sen!” Bunu kulağıyla duymamış, aklıyla anlamamıştı aslında. Âdeta gönlüydü, damarlarında dolaşan asil kandı bunu duyan. Delikanlı bu sözü içinden tekrar etti: “Evet ben Dönenbay’ın, Nayman Ana’nın oğluyum. Yolaman’ım ben.” Kapalı kapının paslı kilidi bir kere açılmıştı artık. Ondan sonrası bunun peşinden geldi. Dilini, dinini, tarihini, adını unuttuğu yavuklusunu, dostunu ve düşmanını hep hatırladı Yolaman. Babasının vuruluşunu hatırladı, anasının deveden devrilişini. İrkilerek baktı ellerine. Bunu nasıl yaptığına şaştı. Başındaki yıldızlar, çevresindeki tepeler, ayağının altındaki toprak canlanmış dile gelmişti. Bu yıldızlar altında, bu topraklar üstünde kimin sürüsünü yaydığına kendisi de hayret etti bunca zaman. Sonra acısına aldırmadan kafasındaki o rezil deri parçasını söküp attı. Acısı hoşuna gitmişti; çünkü hür olduğunu şimdi anlayabiliyordu. Elbette düşmanını da hatırladı mankırt. Bir köpeğe atar gibi ekmek getiren o Efendi’yi… Eline tutuşturulan okla yayı sıkıca kavradı Yolaman ve Efendi’nin gelişini bekledi..”

Ey anasını oklayan bu günün talihsiz mankırtı! Ben de sana sesleniyorum. Artık adını hatırla ne olur! Sen asil bir babanın oğlusun, babanı hatırla!

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir