Mesnevinin İlk 18 Beyti Şerhi 3

Cihan OKUYUCU
Vatandan ayrılık ve varlık anlayışı: Peki ilk beytin ikinci mısraında sözü edilen ve diğer beyitlerde de sürdürülen şikayetten maksat nedir? Ney hangi ayrılıktan yana sızlanmakta,inlemekte ? Madem ki neyden kasıt velidir,yahut bizatihi Mevlanadır; peki Mevlana Haktan ayrı mıdır ki ayrılıktan şikayete mahal olsun? Bekabillah erişmiş bir veli nasıl Haktan ayrı olabilir? Şimdi bu soruyla ilgili yorumları özetleyelim:

1. Hakkın yakını olan velinin ayrılıktan şikayeti, geçmiş ve gelecek bütün günahları affedildiği halde günde 70 defa istiğfar eden Hz.Peygamberin haline benzer. Zira mana aleminde yakınlıktan yakınlığa binbir merhale vardır. Nitekim Hz.Mevlana:”Birader ilahi dergahta her nereye varırsan orada durma daha ileri git.Zira bu dergahın ucu bucağı yoktur” der. Her gün manevi bir tekamül içinde olan Hz.Peygamberin istiğfarı da yeni makamıyla ona nisbetle daha aşağıda olan eski makamı arasındaki farkı görmekten neşet etmekte idi. Demek ki yakın olmak da hasrete mani değil imiş. Hafız-ı Şirazi bir gazelinde bu manayı bir örnekle açıklıyor: “Bir bülbül gördüm gül yaprağını gagasında tuttuğu halde yanık yanık ötüyordu. Ona sordum:”Gül yaprağı gaganda dururken böyle feryat etmene sebep ne?” Dedi ki: “Maşukun cilvesi bize böyle yaptırıyor”
Şarihler 15.beyitte yer alan ayrılıkla ilgili şikayetlere de yukarıdakine benzer yorumlar getirmişlerdir. Tahirülmevlevi’ye göre Mevlana burada “uslub-ı hakim” denilen bir uslupla konuşmakta ve başkasına söyleyeceği şeyi kendisine söyler gibi davranmaktadır. Bunun Kuran-ı Kerimdeki örneği Habib-i Neccarın Antakya ahalisini uyarmak için söylediği şu sözlerdir:” Bana ne oluyor ki beni yaratan ve sizin de merciiniz olan o yüce yaratıcıya ibadet etmeyeyim. Rahman olan Allah bana bir sıkıntı vermek istediğinde hakkımdaki şefaatleri hiçbir işe yaramayacak ve beni kurtaramayacak olan putlara mı tapayım?Öyle yapacak olsam açıktan açığa sapıtmış olurum. İşitin ve şahit olun ki ben Rabbinize iman ettim”(Yasin,36/22-25) Mevlana da bu örnekteki gibi ayrılıkta kalmış kişilere hitap ederken sanki o kişi kendisiymiş gibi bir uslubu benimsemektedir.

2. İkinci beyitte kendi vatanından koparılan ney vatan hasretiyle inleyip duruyor ve bunu duyan erkek kadın herkes o seste kendi macerasını hatırlayarak ağlıyor..Yaygın kabule göre ayrılıktan kasıt ruhun asli vatanı olan lahut aleminden koparılıp bir gurbet diyarı olan bu madde alemine gönderilmiş olmasıdır.Peki ama bu gönderilmeden kasıt ne? Bu fikri bilmek için sufilerin varlık anlayışını kısaca özetlemek gerekiyor.İsmail Hakkı Bursevi’ye göre, Allahın varlık ve birliğine inananlar arasında görülen fikir ayrılıkları Allah ve tabiat aleminin birbiriyle ilişkisini izahtan kaynaklanmaktadır. Bursevi, şehadet aleminin Allaha nisbeti konusunda 4 farklı tavırdan bahseder: 1.Masivayı hakikat kabul edenler 2.Yok kabul edenler 3.Gerçekte yok, izafeten var diyenler 4.Bu fikrin bir alt kolu olarak eşyanın “ayn-ı Hak” olduğunu düşünenler.Bu dört fikri aslında ;bir vücut ve iki vücuda kail olanlar, şeklinde ikiye indirmek mümkündür.(Tahralı,9-10) İslamda Varlık düşüncesini ele alan kapsamlı bir eser yazmış olan Izutsu ise (Toshihiko Izutsu, İslamda Varlık Düşüncesi, İnsan Yayınları,İstanbul,Tarihsiz, Tercüme.İbrahim Kalın) tasavvuftaki varlık anlayışını izahta iki kelimeyi anahtar gibi kullanır; vücut ve mahiyet. Görünür alemdeki her nesne var oluşu bakımından bir vücud olduğu gibi bir at, bir kuş veya insan olarak var olması itibarıyla da bir mahiyete sahiptir. Dolayısıyla bütün varlıklar var oluşlarıyla bir, mahiyetleri bakımından ise farklıdırlar.. Nesnelerin mahiyetleri geçici bir süre için ödünç alınmış kimliklerdir, yani fanidir. Halbuki varlıkları – zatı ve mahiyeti aynı olan- Mutlak varlıktan geldiği cihetle bakidir. Böylece nesneler aleminde tek bir mutlak varlığın muhtelif mahiyetlerde görünümü ,ile vucut mertebeleri hasıl olur.. (Izutsu ,11-124) İslam dünyasında bu fikrin yayılmasını sağlayan en önemli şahsiyetlerden biri şüphesiz İbnü’l-Arabi’dir. Ona göre :Vücut birdir fakat libasları muhtelif ve çoktur.Yani bütün mertebelerde zuhur eden Hakkın bir olan vucududur.Mevcudat mutlak vucudun 7 mertebede tenezzülü ile zuhura gelir ki şöyledir:1.Vucud-ı mutlak ve la-taayyün:Hiçbir isim, sıfat ve fiil ile mukayyed olmayan Zat makamıdır. Bu makam tecelliden de münezzehtir.Zira tecelli dileme ile olur;oysa vucut bu sıfattan da uzaktır. 2.Taayyün-i evvel, Hakikat-i Muhammediye, akl-ı evvel:Zuhura meyl için gereken dileme veya sıfatlarla sıfatlanma makamıdır.3.Vahidiyet mertebesi:İlm-i ilahide daha sonra var olacak bütün varlıkların hakikatlerinin bulunması. 4.Ruhlar mertebesi:İlmi suretlerin basit cevher olarak kendini ve Rabbini bilen basit bir ruh şeklinde tenezzülü.Ruhlar zat olarak bir, nisbet itibarıyla çoktur.5.Misal alemi:Cisimler aleminde kazanılacak olan şeklin bir benzerinin hasıl olmasıdır. Ruh ve cisim arasında bir berzah vardır.O,aynadaki suret gibidir, görülür ama tutulamaz,latiftir. Bu misal alemi uykuda ve havass için uyanıklıkta da görülür. 6.Şehadet alemi:Zatın cisimler şeklinde tecellisi. Burada varlıklar bölünebilir, bitişebilir.Her varlığın 3. mertebede ayan-ı sabitede bir müdebbir ayn’ı vardır ve onun tarafından idare edilir. 7.İnsan-ı kamil:Şehadet aleminden sıfatlar mertebesi olan vahdet mertebesine kadar bütün mertebeleri kendisinde toplayan bir duraktır. Allahın Ademde kendisini müşahede etmesi fikri buradan kaynaklanır.. Ancak bu görüş kendi dışındaki birini görme anlamında değildir,O zıllullahdır.Manevi aslına uruc eden insan eski mertebelerini müşahede eder.Bütün bu tenezzülatın ilki olan ilk taayyün Zatın bir gereği olarak olur.Bunlardan ilk üç mertebe kadim ve ezeli olup aralarında zamani ve vucudi bir fark yoktur. Öncelik sonralık akli ve itibaridir. (Tahralı,9-27
Peki ama yukarıda özetlenen anlayış yaratma fiilini ortadan kaldırmıyor mu? İbnü’l-Arabi’ye göre hayır:”Cenab-ı Hak eşyayı yaratır..Bu demektir ki idrak etmediğimiz bir vucuttan idrak ettiğimiz bir vucuda çıkarır.Bu şeylerin ademi izafi bir ademdir..Mutlak vucut şehadet alemindeki her varlığın ayn-ı sabitesinde her anda hem zahir ve hem de batın olur.Zahir oluşunda o şey zuhura gelir;batın oluşunda o şey yok olur.Bu hal kesiksiz olarak peşpeşe devam eder.O şeyin ayn-ı sabitesi,yani sabit olan hakikati ise onun subut bulmuş hakikati olduğu için beka halinde devam eder. (Tahralı,27) Yukarıdaki ifadelere göre taayyün, var olacak her şeyin ilm-i ilahideki sabit hakikatleridir. Nasıl bir bina henüz taşa toprağa dönüşmeden, yapılıp çatılmadan önce onu yapacak olan mühendisin kafasında plan olarak mevcut ise Cenab-ı Hakkın bilgisinde de yaratacağı her şeyin bilgisi vardı. Bu fikre göre bizler ezelde latif bir varlık olarak Hak katında mevcut idik. Ancak zuhur basamaklarına tabi olarak misal ve şehadet alemine gönderildik ve latif varlığımız 4 unsura bulanarak maddileşti. Böylece gökle yer, ruhla beden bizde birleşti,bir araya geldi. Göğe ait yanımız daima göğe uçmaya çalışırken toprak yanımız bizi toprağa çekmekte. Mevlana bu durumu Mesnevisinde bir kuş semboluyla ifade eder. Kanatları kuşu göğe çağırırken gövde ve ayaklar yere sımsıkı sarılmak ister. Mesnevide sık sık kullanılan başka bir benzetmeyle de ruh ve bedenin durumu mahpus ile zindan ilişkisi gibidir. Mahpus olduklarını farketmeyenler için bir problem yok.Kurtulma isteği ise ancak kişinin mahpus olduğunu farketmesiyle başlamakta.

Merd ü zen: İnsan cinsi kadın ve erkekten müteşekkil olduğuna göre ilk beytin ikinci mısraı :”Kadın erkek ney sesini duyan bütün insanlar ağlar” manasına gelir.Diğer bir ifadeyle; bu sesin tesirinden hiç kimse kurtulamaz,demektir. Ancak şarihler merd ve zenle ilgili bir takım mecazi yorumlar da yapmışlardır. Buna göre ; erkek ve kadın ifadesi cennetten kovulan Hz.Adem ve Havvadan kinayedir. Kamış nasıl asli vatanından ayrıldığı için gamlı ise bu ikisi de cennetten kovuldukları için çok ağlayıp göz yaşı dökmüşlerdir.Bu sebeple her gamlı ses onlara kendi maceralarını hatırlatır. Diğer bir benzetmeyle de erkekten kasıt akıl, kadından kasıt ise nefstir. Bu benzetmede erkek akılla kadın nefs ile özdeş tutulmuştur. Mesnevi şarihi Rızaeddin Remzi ise bu ikilemeyi;insanların seçkinleri ve avam olarak tefsir etmiştir(Demirel,89) Neticede neyin yakıcı sesi liyakatli liyakatsiz herkesi bir dereceye kadar etkiliyor.Ancak o sesin gerçekten sırrına erenler kimlerdir? Mevlana 3 beyitte bunun cevabını veriyor: Ayrılıktan sineleri parça parça olanlar!
Asli vatan karşısındaki farklı tutumlar:
Her insan için doğup büyüdüğü asli vatanı pek kıymetlidir ve bu duygu temel insani hasletlerdendir. Lahut alemine mensup olan ruh da vatanını özler ve oraya geri dönmek ister. Neyin inleyişi hem bu özleyişin hem de dertli insanın derdini dökme ihtiyacının ifadesidir. Dertli kişi derdini başkalarıyla paylaşmakla bir dereceye kadar rahatlar,hafifler.Ancak gerçek teselli dinleyenin gerçekten bu derdi anlaması ve ona iştirak etmesiyle mümkündür. Tok adama açlıktan, suya doymuş kişiye susuzluktan bahsetmek sözü boş yere telef etmektir.Şeyh Sadi bu mealde:” Çöldeki sarnıç ve havuzları yolunu şaşırmış kervan halkına sor.Sen Fırat nehrinin kenarında iken suyun kıymetini nereden bileceksin” der.(Demirel,573) Dolayısıyla ayrılık acısını yine ayrılıkla mübtela olandan başkası bilemez Demek oluyor ki asli vatanı hatırlama ve oraya dönme iştiyakı bakımından insanların tutumları ruhi olgunluklarına bağlı olarak farklı farklıdır. Fihimafihteki bir nükteye göre bu farklılık ; Hristiyan ülkelerinden devşirilip getirilen ve islam terbiyesiyle yetiştirilen çocukların durumuna benzer. Bunların pek küçükken ailesinden koparılan bir kısmı geçmişi bütünüyle unutur,yeni yerini ve konumunu tam olarak benimser. Biraz daha büyük yaşta olanlar geçmişi şöyle böyle hatırlar ve arada hasret çekerler. Ama olgun yaşta iken bu işe maruz kalanlar asıl vatanlarını ve ailelerini,nereye ait olduklarını asla unutmazlar. Onlar bedenleriyle burada gönülleriyle oradadırlar. İnsanların asli vatanlarına olan bağlılıkları da tıpkı bunun gibi ruhi olgunluk derecelerine göre değişir. Ham kişiler öteleri bütünüyle unutmuş, dünyevileşmiştir. Gönülleri ve dudakları o alemin lezzetleriyle dolu Nebi ve veliler ise bu dünyada bir gurbet hayatı yaşarlar. Kendi gönülleri o tarafta olduğu gibi insanlara da o alemi hatırlatırlar. Onlar adeta – seçme hikayeler arasında yer verdiğimiz -eşek ahırına düşen ahu gibidir: (5/34).Halk onları anlamaz ve ötelerden bahsetmesini de hazmedemezler.

Bed-halan ve Hoş-halan: Kötü halliler,iyi halliler.. Mevlana 5.beyitte insan tefriki yapmadan ,iyi kötü demeden herkesle düşüp kalktığını belirtiyor.Mesnevi şarihleri bu iki tabiri de çeşitli şekillerde tefsir etmişlerdir. Kötü hallilerden kasıt kimine göre kafirler, kimine göre nefs-i emmarede kalan fasıklar ve isyan ehlidir. Buna karşılık iyi halliler tabiriyle de veliler ve salihler kastedilmiştir.
Mevlananın hem kötülerle hem iyilerle düşüp kalkmasının izahı nedir ? Niçin o sadece iyileri dost edinmekle iktifa etmiyor ? Bunu cevabı Mesnevinin bir çok nüktesinde karşımıza çıkar. Buna göre halkı terbiye için gönderilen nebi ve veliler vahşi atları terbiye eden ve bu terbiye esnasında bir çok çifteye, ısırmaya maruz kalan seyisler gibidirler. Bütün bu eziyetlere rağmen o mana seyisleri görevlerini ihmal etmezler, terbiye için halkla hemhal olur, onlarla düşüp kalkarlar. Uğradığı onca eziyete rağmen tebliğ görevini yerine getirmek üzere müşrikleri dolaşan onlarla sohbet eden Hz.Peygamber bunun en güzel örneğidir. Mevlana başka bir yerde de velilerle avamın ilişkisini hasta-doktor ilişkisine benzetir. Mana doktoru olan veliler karşılığını sadece Haktan umarak manevi hastalıkları tedaviye çalışır, halkın eziyetine katlanırlar. Mesnevide Hasan Harakani ile ilgili olarak anlatılan şu kıssa bu fikre örnek teşkil eder: Büyük veli Harakaniyi ziyaret için uzaklardan kalkıp gelen bir mürit evde şeyh yerine onun huysuz hanımıyla karşılaşır. Bu ham kadın müridin ziyaret sebebini anlayınca kocası hakkında olmadık tezyiflerde bulunur. Canı sıkılan mürit orman yolunda yükünü bir aslana yüklemiş gelmekte olan şeyhle karşılaşınca evdeki durumla bu hal arasındaki tenakuza taaccüp eder. Şeyh ona şu cevabı verir: Biz içimizdeki nefs aslanına boyun eğdirmeseydik hiç bu aslan bize boyun eğer miydi?. Bizim o kötü kadınla halvetimiz ve eziyetlerine katlanışımız kendi nefsimiz için değil Hakkın rızasını kazanmak içindir.” Bu kıssadan da anlaşılacağı üzere hakikati gören bir göz için Hakkın her türlü tecellisi makbuldür. Halk Hakkın elinde bir nevi maşadır. Olgun kişi maşayı değil eli gördüğü için kötülük ve iyilik onun nazarında bir nevi müsavat kesbeder. Hasılı gerçekte iyi ve kötü halli olma halka nisbetledir, yoksa Hakka nisbetle iyiden ve güzelden başka bir şey yoktur.
Tahirülmevlevi beyitte “kötü halliler”in “iyi halliler”den önce zikredilmesini Gülistan’dan naklettiği bir nükteyle yorumluyor. Buna göre Ariflerden biri şu yolda dua edermiş:
-Ya Rabbi ! Sen kötülere merhamet et.Zira iyilere zaten lutfetmiş onları iyi yaratmışsın”
Peygamberlerin ve velilerin kötüler arasında bulunması onları Allahın azabından muhafaza eder.Nitekim Kuran-ı Kerimde Hz.Peygambere hitaben:” Sen aralarında bulundukça Allah onlara –o müşriklere- azap etmeyecektir”(Enfal,8/33)buyurulmuştur. Menkıbelere göre Hz.Mevlana da aşağı tabakadan halka oturup kalkmıştır. Nitekim bunu yadırgayan biri:
-Mevlana alim ve salih bir zattır ama çevresindekiler hep kötü ve aşağı kimseler,demiş.Bunu duyan Mevlana:
Onlar kötü oldukları içindir ki ben onların şeyhiyim, iyi olsalardı ben onlara mürit olurdum, cevabını vermiş.
Sırdaşlık:
Metindeki temel kavramlardan biri de sırdaş bulamama,hakkıyla bilinmeme hususudur. İnsan insanın ufku ve mana ebesidir. Ruh kendisini anlayan bir ruh bulunca açılır, inkişaf eder. Bu dünyadaki büyük insanların en büyük ızdıraplarından biri hakkıyla anlaşılmamak, sözle dile getiremedikleri iç dünyalarını başkalarıyla paylaşamamaktır.Bu yüzden büyük insanlar aynı zamanda büyük yalnızlardır. Aklı gözünde olan sıradan insanlar karşılarındaki herkesi kendileri gibi zanneder, nebileri ve velileri de baştan,gövdeden, el ve ayaktan ibaret bir varlık tevehhüm ederler. O vucut zarfının arkasındaki manayı bilemez,his , heyecan ve fikir deryasını kavrayamazlar. Mevlananın benzetmesiyle deniz ne kadar büyük olursa olsun kişinin kısmeti elindeki kap kadardır. O kap aslında herkesin kendi idrak kapasitesidir. Metindeki 6. beyitte:”Herkes kendi zannınca benim dostum oldu. Fakat içimdeki sırları kimse araştırmadı” diyen Mevlana bu gerçeğe işaret etmekte anlaşılamamaktan şikayet etmektedir.
Yine 9.beyitteki tarizden anlaşılıyor ki; neyin yakıcı bir ateş olan sesi bazıları için bir yelden başka bir şey değil. Diyebiliriz ki Onu dünyada hakkıyla anlayan tek insan Şems, Şemsi layıkıyla tanıyan tek kişi de Mevlana olmuştur.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir