Mahmut Kaplan
Türkçe öğretmeni Murat Bey, öğretmenler odasındaki yuvarlak masanın başında gazete okuyordu. İçine bir ağrı saplandı birden: Genzi yandı, gözleri nemlendi; yanaklarından gözyaşları inmeye başladı. Gözleri küçük puntolarla yazılı bir habere takıldı kaldı. Bıyıklarının uçları yukarı kıvrık bir vesikalık fotoğraf, altında:
“Öğretmen Ethem Er’in cesedi demir yolunda rayların üzerinde parçalanmış bir halde bulundu. Savcılık olayı soruşturmaya başladı.”
Murat Bey, sarsıldı, yıkıldı, çöktü… Yuvarlak masada oturuyordu. Bu masa Ethem Bey’e aitti bir zamanlar. Öğretmenler odasına gelince bu masaya oturur, anılarını bu masada anlatırdı. Hatta tayini başka bir ile müdür olarak çıktığında bu masa günlerce boş kalmıştı. Öğretmenler onun anısına belki de gayri ihtiyari, saygısızlık olmasın diye oturmamışlardı bir süre. Bir gün Murat Bey sandalyede bir kedinin uyukladığını görünce hemen fotoğrafçılık kolundaki öğrenciyi çağırtmış; kedinin fotoğrafını çektirmişti. Arkadaşlarına gülerek: “Resmin altına Ethem Hocam yerin boş kalmadı” diye not yazıp göndereceğim demişti. Bunu hatırlayınca içi daha bir burkuldu. Yıllar öncesine dalıp gitti:
Kapıdan ürkek bakışlarla başını uzattı; öteye beriye atılmış sandalye gruplarına yayılan öğretmenler hararetli tartışmalara dalmıştı. Fark edilmedi önce. En zorlu ses tonuyla, “günaydın” dedi. Radyo parazitini andıran bir ses düştü salonun ortasına. Sigara dumanından kızarmış gözler kapıya çevrildi. Sonra alışılmış bir biçimde eski hallerine döndü. Murat Bey sarsak bir iki adım attı odanın ortasına doğru. Yuvarlak bir masa ilişti gözüne. Dizlerinin bağı çözüldü, derler ya işte öyle… Zor ulaştı masaya. Kafasının ortası çıplak tombul yüzlü bir baş kımıldadı ağır bir çevrilişle. Göz göze geldiler. Kırmızı yüzlü, bıyıkları Molyer resimlerindeki gibi yukarı kıvrılmış bir baş. Sorarcasına ısrarla durdu bir çift mavi göz gözlerinde…?
Ben yeni atanan öğretmen, diyebildi. Kelimelerin tek solukta çıkışına kendisi de şaştı. Ben yeni öğretmenim. Yuvarlak masayı zapt eden asılzade tavırlı adam hafifçe kımıldadı. Kıvrık bıyıkların güvenlik altına aldığı dudakları belli belirsiz gerildi. Tebessüme benzeyen bir ışıltı yayıldı yuvarlak yüzün ortasından kenarlarına:
-Hoş geldin acemi!!!
-Hoş bulduk.
Yuvarlak masaya yığıldı; kelimeler boğazına kilitlendi. Yutkundu bir iki kez, soluklandı. Tekrar:
-Ben yeni öğretmen…
-Memnun oldum!
Ses kesildi. Sadece bakışlar konuştu. Genç stajyer baktı karşısında bir Fransız asilzadesi tavrıyla oturan bıyıklarının uçları yukarı kıvrılmış geniş alınlı, mavi gözlü öğretmenin yüzüne. Mavi gözlerinde yılların biriktirdiği muzip parıltılar oynaşıyordu. Ne diyeceğini bilemedi. Ne yapacağını şaşırdı. Ellerini koyacak yer bulamadı, gözlerinden silindi gitti salonu dolduran sigara dumanlarının arasındaki öğretmen yüzleri. Yumuşak, tatlı bir tonla başladı tecrübeli öğretmen:
-Acemi, burada öğretmenlik zordur; fakülte öğrenciliğine benzemez. Öğrenciler Anadolu’nun seçme çocuklarıdır. Çok çalışman gerekecek çook…
Acemi sözüne takıldı Murat. Biraz da incindi. Pat diye insana “acemi” denmez ki… Hem o da acemilik yaşamamış mıydı? Bir pervane gürültüsüyle irkildi, biri vantilatörü açmıştı. Sigara dumanları halkalar oluşturuyordu tavana doğru. İnce bir vızıltıyla dönmeye devam ediyordu pervane. Fransız asilzadelerine benzeyen-bu tabir de muhakkak Balzac romanlarından kalmış olmalıydı- öğretmen ayağa kalktı. Geniş omuzlarını bir göbek tamamlıyordu. Kısa bacaklarının üzerinde şöyle bir gerindi, sonra genç öğretmenin elinden tuttu:
-Kalk acemi, seni arkadaşlarla tanıştırayım!
Tanışma ne kadar sürdü fark etmedi bile Murat. Birçok el sıktı. Birçok hoş geldin, sözü duydu. Birkaç kez yaşlı bakışlarda hüzün dumanları sezer gibi oldu. Her yaştan öğretmen yeni ders yılının ilk öğretmenler kurulu için toplanmıştı. Pencereler açıldı eylül güneşine. Salonu sandalye gıcırtıları doldurdu. Gittikçe yoğunluk arttı. U biçiminde düzenlendi masalar. Müdür ve yardımcıları azametle salonun kapısında belirdiler. Yol verildi yöneticilere. Lacivertleri çekmiş müdür ve yardımcıları yerlerini aldılar.
İlk kez yaşayacaktı öğretmenler kurulunu Murat. Masa düzeni daha çok mahkeme salonu çağrışımı yaptı. Müdür, yardımcılarını sağına soluna yerleştirdi. Salonu mağrur bakışlarla boydan boya bir iki kez süzdü. Azametle sağındaki müdür yardımcısına başıyla bir başla, işareti yaptı. Yardımcı derhal bir dosya uzattı. Müdür bir iki öksürdü, sesini akort etti. Salondaki uğultu bir anda çözülmeye, gevşemeye başladı. Müdür:
-Değerli arkadaşlar şimdi yoklama yapacağım!
Asilzade tavırlı öğretmen genç stajyerin kulağına eğildi:
-Acemi, sana ilk ders. Müdür yeni geldi yoklamayı kendisi yaparak arkadaşları tanımaya çalışacak!
Müdürün mekanik sesi salonda yankılanmaya devam etti:
Abdurrahman Kolçak!
Biçimli orta yaş bir öğretmen başı doğruldu, aynı anda sağ eli havaya kalktı, bir iki sallandı ve indi.
-Rasim Bey.
-Ali Atalay!
İsim listesi uzayıp gidiyordu. Genç öğretmen bu törenden sıkılmıştı ki müdürün sesi yeniden duyuldu:
-Vildan Hanım!
Salonda bir kahkaha tufanı patladı. Şaşırdı müdür, yutkundu. Zayıf, uzun boylu, bıyıkları aşağı sarkık bir genç ayağa kalktı. Benim müdür bey. Müdür, miyop gözlüklerinin arkasında büzüldü. Birkaç saniyelik bir sessizlik… Müdür daha fazla kendini tutamadı, affedersiniz diyerek kahkahayı salıverdi.
Öğretmenler kurulunda samimi bir hava oluştu bu yanlışla. Konuşmalar, dilekler, temenniler… Tecrübeli öğretmenler yıllanmış aktör tavrıyla söz alıyor, maharetlerini sergiliyorlardı. Genç stajyer gittikçe alıştığı sandalyesinde hayran hayran konuşmaları dinliyor, bütün bu temennilerle yetişecek öğrencilerin nasıl mükemmel birer insan olacaklarının hayalini kuruyordu. Yanında oturan mavi gözlü, bıyıklarının ucu kıvrık-adının Ethem Er olduğunu yeni öğrenmişti- meslektaşı söz aldı:
-Sayın müdürüm, aramıza yeni katılan arkadaşlar var. Onların kurula takdimini istirham ediyorum.
-Teşekkür ederim Ethem Bey!
Listeyi dikkatle inceledikten sonra yeni öğretmenleri kurula takdime başladı. Adları okunan genç öğretmenler sıkılgan bir tavırla ayağa kalkıyor, hafif bir baş selamının ardından oturuyorlardı. Sıra ona geldiğinde göğsünü parçalayan bir heyecanla ayağa kalktı ve oturdu. O anda salon boş gibi görünmüştü. Kimseyi görmemişti bile. Kulaklarında, “hoş geldiniz!” sözlerinin uğultusu vardı.
Kurul sona erdi. Öğretmenler üçer beşer salondan çıktılar. Ekrem Bey, kalk acemi, lokale gidip çay içelim…
Murat Bey, nöbetçi öğrencinin, hocam telefonunuz var, sözüyle kendine geldi. Ağır ağır kalktı, kapıya doğru yönelirken kıvrık bıyıkların güvenlik altına aldığı dudaklardan, “Acemi! İnsan bu, günü, saati gelir; geldiği gibi gider…” sözünü işitir gibi oldu.
