Cihan OKUYUCU
II
18 BEYTİN YORUMU
Yukarıdaki beyitlerin ana temasını şu bir kaç cümlede toplamak mümkündür: Kendi asli vatanından ayrı düşen olgun ruh tekrar oraya döneceği günleri özleyerek ney gibi feryad ediyor ve dinleyicileri de kendi derdine ortak olmaya ve uyanmaya çağırıyor.Ancak bu sesin dinleyiciler üzerindeki etkisi farklı farklı.Çünkü ruhlar bu alemde kat kat cisim perdeleriyle çevrilmiş,eski vatana ait renkler solmuş,sesler kesilmiş ve hatıralar küllenmiş. Kimileri dünyanın bir gurbet olduğunu unutup onu gerçek bir vatan gibi benimsemiş. Böyle olanlar neyin çağrısına lakayt kalıyorlar. Henüz bütünüyle duyarsızlaşmamış ruhlar ise kendi olgunlukları nisbetinde neyin mesajından bir şeyler anlıyor ve uyanıyorlar. Netice olarak neyin feryadını;dünya gurbetine düşen olgun ruhların-bunlara Nebiler ve veliler demek mümkün- ait oldukları Rabbani aleme geri dönüş cehdi ve diğer insanları da oraya daveti olarak anlamak mümkündür.
Bu özetlemeden sonra biz beyit esasına değil konu ve tema esasına bağlı kalarak bazı toplu yorumlarda bulunmak istiyoruz:
Şekille ilgili durum ve yorumlar:İlk beyitteki “bişnev in ney=bu neyi dinle” ifadesi daha yakın bazı nüshalarda “bişnev ez ney = neyden dinle” şeklindedir. Keza bazı nüshalarda “şikayet” ve “hikayet” kelimeleri arasında da takdim-tehir sözkonusudur. Birinci mısrada beş kere N sesinin geçmesi de hem manayı güçlendirmekte hem de mısraya güçlü bir ahenk kazandırmaktadır.Yine “ney” ile “bişnev”deki “nev” arasındaki cinas musikiyi arttırmaktadır.
Bişnev kelimesinde emir mastarı olan “şinev”; işit,duy,dinle gibi manalara gelmekte, baştaki “b” ise manayı tekit etmektedir.Bu şekliyle kullanılınca kelime;”can kulağıyla, iyice dinle” anlamı kazanmaktadır.
B harfi ve Besmele meselesi:İlk beytin “Bişnev” kelimesiyle , bu kelimenin de “B” harfiyle başlamış olmasının tesadüf olmadığını düşünen Mesnevi şarihleri konu hakkında çeşitli yorumlar yapmışlardır.Bu yorumlara mesnet olarak Hz.Aliye dayandırılan bir söz şöyledir: “Kuranın özü Fatiha, Fatihanın özü besmele ve besmelenin özü de “B”nin altındaki noktadır.” Bursalı İsmail Hakkı(-1725) bu sözden hareketle beytin B ile başlaması hakkında şu yorumları yapıyor:
1.Beytin “B” ile başlaması besmeleden kinayedir. Nitekim Kuran-ı Kerimdeki bütün sureler besmeleyle başlar.Besmelesiz başlayan Tevbe suresinin de ilk harfi besmeleyle bedel olmak üzere yine “B”dir. Nitekim Ferideddin Attar’ın Esrarname ve İlahiname gibi eserleri de besmeleye bedel olmak üzere B harfiyle başlamaktadır.
2.Keza Hz.Ali’nin ;”Ben B harfinin altındaki noktayım” buyurduğu üzere bütün varlıklar başlangıçta bir “cüzün la-yetecezza” yani parçalanamaz en küçük noktada birleşir.Nokta her şeyin başlangıcıdır
3.İnsanın bu dünyadaki şekli elife benzer. Melekut aleminde ise “B”nin altındaki nokta şeklinde idi. Dolayısıyla B harfi elif harfinin aslı durumundadır.
4.Elife nisbetle B harfinde inkisar ve tevazu vardır.Bu ise ilahi lutfu celbe vesiledir.
5.B’nin noktası hem şekil hem fonksiyon bakımından kamil mürşide benzer. Kamil mürşid mahviyet ve tevazuda nokta gibidir. Keza amil harflerden olan B harfi nasıl kendisinden sonra geleni de meksur yaparsa, maddi varlığını ifna etmiş olan mürşid de kendi müridlerine karşı aynı tesiri icra eder.
6.B harfinin ebced değeri 2’dir. Bu ise “ikişer” anlamına gelen Mesnevi’ye işarettir.
7.B harfi aynı zamanda esmaül-hüsnadan olan Bari isminden kinayedir ve Mesnevinin Allahın bir lutfu olduğuna delalet eder
8.B harfi dudak harfidir ve insanın konuşmak için çıkardığı ilk ses budur.Nitekim alem-i ervahda “elestü birabbiküm” hitabına mazhar olan insanın verdiği “belâ” cevabı da B ile başlamaktadır.
9.B harfi Mevlananın doğduğu Belh şehrine de işaret etmektedir.
10.B harfi Allahın ;Basir,Baki ve Bâis isimlerine de işarettir. Nasıl insanlar ölümden sonra İsrafilin suru ile tekrar dirilecek ise Mesnevi de ölü ruhları böylece diriltir.(Kaplan,33-41)
Eser neden bişnev=dinle emriyle başlar ?:
1.Hemen bütün şarihlere göre eserin Bişnev =dinle! hitabı ile başlaması da bir hikmete mebnidir. Bişnev hitabı Kuranın ilk kelimesi olan İkra=oku!(Alak/1) hitabından mülhem ve ona bir nevi cevap niteliğindedir..Zira Kuran-ı Kerim okunurken susulur ve dinlenir. Nitekim ayet-i kerimede :Kuran okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki merhamet olunasınız”( Araf/204 ) buyurulmuştur. Madem ki Mesnevi manevi bir Kuran tefsiridir o halde “bişnev” hitabı, onu da susup, saygıyla dinlemek gereğini ihtar eder.
2.Dinle! emrinin muhatabı kulaktır. Mevlana neden ;gör diye göze hitap etmiyor da işit! diyerek kulağa hitap ediyor? Şarihlere göre bunun sebebi dinde ve tasavvufda işitmenin görmekden efdal; kulağın da gözden daha kıymetli olmasıdır. Çünkü Hakkın kelamını duyamamak ve söyleyememek mahrumiyetlerin en ağırıdır.. Bu yüzden ayet-i kerimede ;”Allah katında yeryüzündeki canlıların en kötüsü ,gerçeği akletmeyen sağırlar ve dilsizlerdir” denmiştir.(Enfal/22) Sağır olanın aynı zamanda dilsiz olacağı tabiidir. Demek ki kulağın efdal olmasının ana gerekçesi vahiyle gelen tebliğin muhatabanın kulak olmasıdır. Kulak işitmezse söylenen ilahi beyan nasıl anlaşılacak ve insan o beyandan nasıl muaheze edilecek? O halde kulak tebliğin ayrılmaz şartı olmaktadır.
Bu anlayıştan hareketle Mevlevilik yolunun 4 temel rüknü vardır:sükut, açlık, gece uyumama ve uzlet. Bişnev ! emri bu erkanın ilki olan sükuta ve dinlemeye işaret etmektedir. Gerçi beş duygunun hepsi ilim tahsiline vasıtadır ama Kuran-ı Kerimin işitilip ezberlenerek günümüze kadar gelmesi ilim tahsilinde asıl payın kulak olduğunun en büyük delilidir.Kuran-ı Kerimde dinlemek ve görmenin bir arada zikredildiği yerlerde daima dinlemek öbüründen önce yer almaktadır.Nitekim Taha Suresinde Cenab-ı Hak: “Korkmayınız,muhakkak ben sizinle beraberim.İşitirim ve görürüm.”buyurmuştur.(Taha/46)
Duymanın görmekten efdal olduğunun daha başka delilleri de vardır. Nitekim Peygamberler her türlü ruhi ve bedeni eksikliklerden uzak oldukları halde Hz.Yakup geçici bir süreyle de olsa kör olmuştur. Buna mukabil hiçbir peygambere sağırlık gibi bedeni bir kusur arız olmamıştır
Mevlana aşağıya aldığımız mısralarda dinlemenin söylemeden önce geldiğini çeşitli benzetmelerle ifade eder:
“Çocuk doğduğu zaman önce süt emici olur. Sonra susup daim kulak kesilir.
Sözlerin manasını anlayıncaya kadar bir müddet ağzını açmaz.
Eğer çocuk kulak vermez de boşuna söylenirse topal ve dilsiz gibi ızdırabını izhar eder.
Duymaya kadir olmayan sağır kimse hiç konuşmaz, ağzı bağlı dilsiz gibidir.
Zira konuşmak için önce dinlemek şarttır.Söze kulak yolu bağlıdır”.(Nahifi I,s.65-66)
Ney hakkındaki benzetme ve tasavvurlar: Mesnevi okuyucuya, neyin sesini dinlemesini ihtar ederek başlıyor. Buradan anlaşılıyor ki ney bu eserin anahtarı ve şifresi konumunda. Acaba Mevlana neyi dinlememizi isterken bir musiki aleti olan gerçek neyi mi kastediyor,yoksa onu bir mecaz olarak mı kullanıyor? Şimdi bu konudaki yorumların bazıları üzerinde duralım:
1.Musiki aleti olarak ney: Bazılarına göre Mevlana;“bişnev ez ney” derken kamıştan mamul bir musiki aleti olan maddi neyi kastetmiş olması mümkündür. Çünkü musıki aletleri içinde sesi insan sesine en çok benzeyeni ve en etkileyici olanı neydir. Neyin yakıcı sesi gerçekte insanın iç sesidir ve bu yüzden dinleyeni aşka ve vecde getirir. Nitekim Mevlananın şiirlerinde ney kah bir musıkı aleti olarak kah da sembolik anlamlarıyla karşımıza çıkar. Bu tür örneklerden birini aşağıya alıyoruz:
“A güzel sesli ney,gönüller almadasın, hoşsun , güzelsin;sıcak nefes vermedesin,soğuk havaları silip süpürmedesin.
İçinde ne boğum var,ne bir şey;bomboş. Dertlere düşmüş, perişan olmuş, gönülden, candan derdi, elemi almada, onları da kendine döndürmedesin.
Herkesin sevgilisine uygun bir resim yapıyorsun;okuma yazma bilmiyorsum ama içyüzden bir ressamsın adeta.
Ey başı kesilmiş kamış, dilsiz dudaksız, sırlar söyler boğazdan tattığın soluktan halka da bir hoşca tattır.
Neye aşk ateşi düştü,alemi bir dumandır kapladı,çünkü sesin aşk sesi. Aşk sesini duyurmadasın, ateşlisin.
Aşkınla Leylanın Mecnunun sırlarını okşa; sen gönle nasıl bir tatsın, cana nasıl bir huzursun (Demirel, 611)
Neyin etkileyici ve esrarlı sesi bu alet etrafında bazı rivayet ve efsanelerin teşekkülüne yol açmıştır.Şerhlerde geçen bu tip rivayetlerden biri şöyledir:Miraç gecesinde Cenab-ı Hak, Peygamber Efendimize 90 bin kelime söylemiş. Peygamberimiz bunların bir kısmını halka beyan eylemiş, sır olan bazılarını ise kimseye söylememek şartıyla Hz.Aliyle paylaşmış. Ancak bu sırların altında ezilen ve taşacak hale gelen Hz.Ali gidip onları boş bir kuyuya anlatmış. Zamanla o kuyudan bir kamış bitmiş ve bir çoban çocuğu da o kamışı keserek düdük yapmış. Bir gün çocuk düdüğünü çalarak geçerken Hz.Peygamber düdüğün sesinde saklı olan sırları duymuş ve Hz.Aliye: “Niçin sana emanet ettiğim şeyi korumadın ?” diye sormuş. Hz.Ali de olanı biteni anlatmış. Bunun üzerine Hz.Peygamber:
-İşte bu ney o sırları ta kıyamete kadar söyleyip duracak,buyurmuş.”
Tahirü’lmevleviye göre “neyi dinle!” emri aynı zamanda sema yapmaya da dolaylı bir teşviktir. Çünkü sema güzel ses ve bilhassa ney sesinden hasıl olan manevi heyecanın bir tezahürüdür ve vecd halidir.Nitekim bir çok büyük veli gibi Hz.Mevlana da sema yapmış ve etrafını da buna teşvik etmiştir.(Demirel,570)
2.Hz.Adem: Şarihler ebcedle ilgili bazı hesaplamalardan yola çıkarak neyi Hz.Ademe de benzetmişlerdir. Adem ve Havva kelimelerinin ebcedle toplamı 60’dır. Ney kelimesinin ebced değeri de 60 olduğu için ney Hz.Adem ve Havvayı, neyistan ise onların çıkarıldığı cenneti temsil eder. Bu yoruma göre ikinci beyitte geçen :”Kadın erkek her kim beni dinlerse, benim sesimde kendi macerasını hatırlar ve inler” ifadesi de bu hadiseye telmihte bulunmaktadır.
3.Hz.Peygamber:Diğer bir ebced hesabına göre de neyle Hz.Peygamber özdeşleştirilir. Bazı müfessirler Yasin suresindeki Sin kelimesinden Hz.Peygamber’in kastedildiğini belirtirler. Hem ney hem de sin kelimeleri ebcedle 60 rakamına denk gelir. Bu durumda;”Bu neyi dinle ” denmekle;” Hz.Muhammedi dinle” denmiş olmaktadır. Hz.Peygamber vahye aracı olduğu için dolayısıyla da mana:”Hak kelamını dinle..”demek olur.
4.Kalem: Musiki aleti olan ney gibi kalem de kamıştan mamuldür.Kalem de yazı yazarken ney gibi cızırdar, inler. Dolayısıyla Mevlana;”neyi dinle” derken şunu demiş olur:”Ey Hak talibi! Kalemin yazdığı sözleri ve o sözlerde gizli esrarı işit. Hal lisanıyla ne söyler gör anla..”
Kalemin neyle özdeşleştirilmesinin bir sebebi tıpkı ney gibi kalemin de sahibinin elindeki acziyetidir. Yani ney bir üfleyen olmadıkça ses çıkaramadığı gibi kalemin de durması ve yürümesi kendi iradesiyle olmayıp tamamen kendisini tutan ele bağlıdır. Bu hal varlığını ilahi iradede eritmiş olan velilerin bütün hal ve hareketleri, konuşmaları ve susmalarıyla Hakkın iradesine tabi oluşuna benzer. Mevlana bu durumu bayrak üzerindeki aslan resmine benzetir. Rüzgar ne tarafa eserse aslan o tarafa döner.Hak aslanlarının durumu da bundan farklı değildir.
Ney gibi nebat cinsi bir şeyin insana ve insanlığın ekmeli olan Hz.Muhammede benzetilmesinin diğer bir sebebi de;”Allahın ilk yarattığı şey kalemdir” mealindeki Hadis-i şerifttir. O ilk Kalemin ezelde yazdığı her şey bilahere varlık aleminde vucut bulmuştur. Diğer bir Hadise göre ise ilk yaratılan şey Hz.Muhammedin nurudur ve bu nur diğer her şeyin aslıdır. Böylece kalem ve Hz.Muhammed özdeşleştirilmiş oluyor.
4.Hz.Mevlana ve insan-ı kamil:Bir fikre göre de neyden kasıt bizzat Mevlananın kendisidir. Nitekim Mevlanın aşağıdaki ifadesi bu yorumu destekler mahiyettedir:
“Tanrı benim ney bedenimi yokluk kamışından kesti,yondu” (Gölpınarlı,19)
Ney niçin Mevlanaya yahut onunla temsil edilen insan-ı kamile benzer ? Şarihlere göre bu benzeyişin hem suret, hem macera, hem de iç olmak üzere bir çok yönü vardır. Suret benzerliği yüz sarılığı ve aşıkların sinelerinin de ney gibi delik delik olması bakımındandır. Neyin yedi deliği insanın dışarıya açılan yedi organına karşılıktır. Macera ve iç bakımından benzerlik ise uzun bir izaha muhtaçtır.. Şimdi kısaca bu hususları ele alalım:
Mevlanaya göre görünüşçe birbirine benzemekle birlikte her insan insanlığı temsil bakımından yekdiğerinden farklıdır. Dolayısıyla o insanlığı bir ucu esfel-i safilinde diğer ucu ala-yı illiyyinde olan uzun bir merdiven olarak tasavvur eder. Yine de bütün bu farklı insanları hamlar ve olgunlar şeklinde iki temel kategoride toplamak mümkündür. İnsanların ham olanları kamışa olgun olanları ise neye benzer. Yaş olduğu ve içi türlü maddelerle dolu bulunduğu için ne kadar üflenirse üflensin ham kamıştan bir ses soluk çıkmaz. Ney ustası kamışlığa gider ve orada ney olmaya ehil kamışlar bulur keser.Onları yontar biçer, ateşe tutup içlerini temizler.Bilahere dağlanmış bir yüzükle 7 perde açar. Bütün bunlardan sonra o kabiliyetsiz ve ham kamış ney adına layık olur. Yine de neyin sadası kendisinden değildir.Onun bütün yaptığı sahibinin soluğuna tercüman olmak ve onu sese,nağmeye dönüştürmek, görünür,duyulur kılmaktan ibarettir. Yani hakikatte çıkan ses neye değil üfleyene aittir. Mesnevinin bütünündeki fikirlere nazaran Mevlanaya göre de insanlar bu dünyaya henüz olgun bir ney olarak değil ham kamışlar gibi gelirler. Kamışın macerasını yaşayan yani bir ustanın eline düşen, içi aşk ateşiyle dağlanarak nefsani kirlerinden kurtulan bahtiyar kimseler ney vasfını haiz olurlar.Esasen Mevlanaya göre sufilik saflaşmadan, nefsin arılaşmasından ibarettir. İnsanda nefisten boşalan yeri ilahi benlik doldurur. Neydeki soluk gibi insanın içinde de ona üflenen ilahi bir soluk mevcuttur. Olgun kişide harekete geçen bu ilahi soluk işini işlemeye başlar. Mevlana bu fikri aşağıdaki beyitlerde ne güzel ifade ediyor:
“Ben soluk bile almıyorum, fakat “biz üfürdük” soluğu bana üflüyor da feryadım ta Ülker yıldızına kadar ulaşıyor.Yüce Tanrı benim ney bedenimi yokluk kamışlığından kesti,yondu. Gönül o neyin bir başıydı, ağız öbür başı.O baş aşk dudaklarından şekerler çiğneyip durmadaydı.Onun soluğuyla doldu, onun iki dudağından sarhoş oldu da daraldı;sarhoşça naralar atmaya koyuldu.(..) A ney, yokluğa seslen de yüzlerce Leyla Mecnun gör;yüzlerce Vamık ile Azra seyret.”(Demirel,613)
Bu beyitlerde sözü edilen neyin yahut neye benzeyen olgun insanların ilahi beyana mazhar oluş keyfiyeti incelediğimiz ilk 18 beytin tamamında bir leit-motif olarak geçer. Yorumcuların genel kabulüne göre bu mazhariyete nail olan Peygamberler ve veliler ilahi beyanın sadece taşıyıcısıdırlar sahibi değil. Ayetteki ifadesiyle:”Peygamber kendi heva ve hevesiyle konuşmaz.O sadece kendisine vahyedileni aktarır”( Necm 53/3-4) Peki ya veliler?
Kuran-ı Kerimde vahy kelimesinin sadece Peygamberlere hasredilmediği ve daha geniş bir çerçevede kullanıldığı görülüyor. Nitekim bir ayette :”Musanın anasına vahyettik”(Kasas 28-7) buyurulmaktadır. Hz.Musanın annesinin peygamber olmadığı aşikardır. Yine bir ayette :”Bal arısına vahyettik”(Nahl,16/68-69)denmektedir. Arıya vahiyden kasıt; onun muhtelif yerlere kovan kurma ve bal yapma yeteneği verilmesidir.Vahiy Peygamberlere bir melek aracılığı ile gelir. Enbiyanın varisi olan evliya ise vahyin bir cinsi olan ilhama mazhardır. İlhama mazhar olmak için yukarıda bahsu geçen tasaffi ameliyesenin gerçekleşmesi icab eder. Bunu gerçekleştirebilenler meşhur kudsi hadisin beyanına göre ; Allahın tutan eli, yürüyen ayağı, gören gözü ve işiten kulağı olurlar. Yani yapıp ettikleri her şey Onun adınadır, kendi adlarına değil..Bu hal “mutu kable en temutu”(=ölmeden önce ölünüz) sırrına mazhar olmaktır. Bunun sembolik ifadesi kefeni temsil eden tennuresine sarılan semazenin vucut dilidir. Semazen sağ eliyle gökten aldığını sol eliyle halka aktarır. Hasılı bu insanların varlığı ney sesi gibi öteleri hatırlatır ve müştak ruhları ötelere davet eder.
