Recep DUYMAZ
Şevket Süreyya Aydemir, Cumhuriyet dönemi Türk düşünce ve edebiyatının seçkin şahsiyetlerinden biridir. Edirne’nin Sofu İlyas Mahallesi’nde doğmuş, ilk, orta ve lise öğrenimini burada görmüş, daha sonra kaderin kendisine çizdiği yolda ilerleyerek, çok uzaklara, Bakü ve Moskova’ya gidip öğrenimini oralarda tamamlamıştır. Deneme, inceleme ve tarih alanındaki çalışmalarının yanında anı türünde de eserler yazmıştır. Suyu Arayan Adam adlı anı kitabının ilk bölümlerinde, çocukluk ve ilk gençlik yıllarını yaşadığı (1897 – 1915) Edirne’yi, daha doğrusu, Edirne’nin heyecan ve maneviyat dolu iklimini özlemle anlatmıştır.
Yangın
Bir göçmen ailesinin çocuğu olan Şevket Süreyya, hayatının ilerlemiş yaşlarında yazdığı Suyu Arayan Adam (1961) adlı anı kitabının başlarında Edirne’ye dair anılarını anlatır. Hafızasının derinliklerinden Edirne’deki hayatına dair çıkarabildiği ilk anısı, bir yangındır. Edirne’nin bir kenar mahallesinde oturan ailesinin evinden şehrin doğusunda uzanan sırtlar üzerinde küçük bir köy görünür. Yangın bu köydedir. Vakit akşamüzeridir. Ufuk önce duman dalgalarıyla kaplanır; sonra duman dalgalarıyla alevler birbirine karışır. Karanlık başlayıp duman ve alev dalgaları iyice koyulaşınca “göklere vuran kara kızıllık” ufka yerleşir ve köyün üstüne çöker… Yaşı ilerledikçe bu tür yangınların daha nicelerini görecek olan Şevket Süreyya, denebilir ki hayatını bu “toplumsal yangın”ların kızıllığı içinde geçirmiştir.
Kitabının daha başında anlattığı bu yangın istiaresi, kuşkusuz hem onun, hem mensubu olduğu devletin pek yakında bir siyasal ve kültürel yangının içinden geçeceğinin uyarıcı ve düşündürücü bir habercisi gibidir. Nitekim çok geçmeden o büyük yangın başlamış ve Şevket Süreyya Aydemir, doğduğu topraklardan çok uzaklarda, kuzey doğu ve Kafkaslarda, kaderinin sert esen rüzgârlarıyla oradan oraya savrulurken, batıda, koca Osmanlı İmparatorluğu, Birinci Dünya Şavaşı’nın çeşitli cephelerinden gelen acı haberlerle paramparça olarak dağılıp gitmiştir.
Edirne’nin Sofu İlyas Mahallesi’nde “iki buçuk odacığı ve bir de içerlek, toprak, karanlık bir mutfak”ı olan bir evcikte büyüyen kahramanımız, anılarında Edirne’deki hayatına ayırdığı sayfalarda, bu göçmen mahallesinin günlük hayatını, kadın toplantılarını, sokak oyunlarını ve yaşı biraz ilerleyince de Muradiye’deki Mevlevî tekkesinde seyrettiği âyinleri özlemle anlatır.
Mahallenin kadınları her akşam bir evde toplanırlar. Evlerin odalarında “yerler hasır ve kilim parçalarıyla” örtülüdür. Bu kilim parçaları, göçmen kadınlarının kumaş ve bez kırpıntılarından örüp dokudukları alacalı yamalardan ibarettir… Biraz hallice olanların evlerindeki odaların duvar diplerinde basma, bez veya kilim artıklarıyla kaplı küçük yer minderleri dizilidir. Mahallelerindeki evlerin hiçbirisinde masa, sandalye ve koltuk gibi eşyalar yoktur!.. “Öyle ki beni bir gün şehirde bir berber dükkânına götürüp hasır sandalyeye oturtarak dişimi çektikleri zaman, benim bu büyük maceram, mahalle çocukları arasında günlerce çalkalandı durdu: İskemleye oturdum diye…”
Şevket Süreyyalara misafirliğe gelen kadınlar, toplanmaya başlayınca önce küçük dedikodular yapar, sonra hemen Balkanların artık hiç bitmeyecek olan çete, komita ve eşkıya hikâyelerine geçerler. Gerçek hayattan alınan bu hikâyeler, kadınların duygusal dünyası ve geniş muhayyilesinde bin bir kılığa girerek çoğu zaman korkunç, esrarlı ve maceralı şekillere bürünür… Küçük Şevket Süreyya, bu kadın kalabalığı arasında anlatılan hikâyeleri, kimi zaman annesinin dizlerine sarılarak, kimi zaman da kucağına gömülerek korkulu gözler ve gittikçe donuklaşan bakışlarla dinler… Sonra onları, uzun kış gecelerindeki rüyalarında bu sefer kendisi yaşamaya başlar. Henüz bomboş olan “çocuk hayal gücü” , hep böyle korkulu, esrarlı ve heyecanlı hikâyelerle dolar… Bu hikâyelerin değişmeyen kahramanları, komitacılar, voyvodalar, askerler, gaziler ve şehitlerdir… Bütün bunlar onun körpecik dimağının boş hücrelerine daha o yaşlardan itibaren dolmaya ve yerleşmeye başlar…
Sokak Oyunları
Mahalle çocuklarının günlük hayatı, kadınların akşam toplantılarında anlattıkları, çocukların gece rüyalarında gördükleri hikâyelerin sanki birer devamı gibidir. Eğri büğrü evlerin daracık sokaklarında en çok oynadıkları oyunlar, çete, komita, baskın ve adam kaçırma oyunlarıdır. Kuşkusuz bunlar artık çökmeye yüz tutmuş bir imparatorluk ordusunun Balkan cephelerinde verdiği savaşların kadın muhayyilesine, oradan da küçücük çocukların hayal dünyalarına uzanan ve çoğunun sonu hüsranla biten dokunaklı hikâyelerdir.
Mahalle çocukları arasındaki bu çetecilik oyunlarının en heyecanlı olanı, bitişik Hristiyan mahalle çocuklarıyla oynanan oyunlardır. Bunlar artık bir mahalle oyunundan çok, ilerde, pek yakında patlak verecek büyük vuruşmanın (Balkan Savaşı) birer kıvılcımı gibidir. Şevket Süreyya ve arkadaşları, Türk, Bulgar, Rum, Hristiyan ve Müslüman kelimelerinin anlamlarını ve yüzyıllardan beri aynı topraklarda yaşamış olmalarına rağmen bir türlü kaynaşamamış bu topluluklar arasındaki farklılıkları, ilk kez bu sokak oyunlarında görür ve içlerinde uyanmaya başlayan yeni bir duyguyu, milliyet duygusunu, sezmeye, hecelemeye başlarlar… Hele bu çete vuruşmalarında her iki tarafın arkalarını kendi mezarlıklarına vererek hücuma kalkışmaları, “bizim farklı dedelerimiz ve tarihimiz vardır”, düşüncesinin çocuk davranışlarına yansımasından başka bir şey değildir
