Bir Estetikçinin Kendisiyle Konuşmaları

Afşar Timuçin, çok yönlü bir edebiyat, sanat ve kültür adamıdır. Asıl alanı felsefenin yanında deneme, hikâye, roman ve şiir türlerinde de kitaplar yazmıştır. Çok sayıda çevirileri de vardır. Kanaatime göre onun üzerinde ayrıntılarıyla durulması gereken yönlerinden birisi, felsefenin bir alt disiplini olan estetiğe dair çalışmalarıdır. Estetik (1987),  Estetik Bakış (2005) ve Edebiyat Estetiği (2019) adlı eserleri, onun estetik üzerinde uzun yıllar kafa yorduğunu gösteren çalışmalarıdır.

Biz burada son çalışmalarından biri olan Edebiyat Estetiği Konusunda Kendimle Konuşmalar adlı kitabı üzerinde kısaca duracağız*. Adından da anlaşılacağı üzere bu kitap felsefe veya estetiğin temel problemlerinden birini ele alıp derinlemesine inceleyen ve bilimsel bir üslupla yazılan bir çalışma değildir. Bunun tam tersine dil, edebiyat, estetik, sanat, siyaset ve kültür konularını karşılıklı soru – cevap şeklinde bir sohbet havası içinde dağınık olarak anlatan bir metindir. Karşılıklı soru – cevap şeklinde bir sohbet havası içinde anlatılan konuların başlıklarını şöyle sıralayabiliriz:

Edebiyat Bir Sanat mıdır? Sanatsa Nasıl bir sanattır?, Edebiyat Adamının Toplumla İlişkisi, Roman Estetiği, Öykü Estetiği, Şiir Estetiği, Deneme Estetiği, Sonuç. Dilinin sadeliği, anlatımının samimiliği bu metinleri kuşkusuz kolay ve rahat okutmakta ve yer yer zihnimizi sanat ve estetiğin güzelliklerine doğru kanat açıp çırpınmaya davet etmektedir.

Bu çalışmamızda ilk iki başlığı kısaca ele alacağız. Edebiyat Bir Sanat mıdır? Sanatsa Nasıl Bir Sanattır? Adlı bu ilk başlıkta yazar, kendisine 28 soru sorar ve bunları sırasıyla cevaplandırır. Bu cevaplarında biz, yazarın sanat, edebiyat, estetik, sanat eseri, ninni ve masallar, güzellik, kültür ve insana dair görüşlerini öğreniriz.

Yazara göre doğada güzellik yoktur. “Sanattaki güzel yapaydır, o doğada olmayan ama sanatçının yaptığı güzeldir. Bu güzel sınırlıdır”. Doğada sanat ve güzelliğin bulunduğunu söyleyenler, “sanatı Tanrısal kaynaklı” kabul edenlerdir. Onlara göre Tanrı doğayı en güzel bir şekilde yaratmıştır. “Sanat da bu kutsal güzelliği öykünmekle yükümlüdür”. Sanatın Tanrısal kaynaklı olduğunu kabul edenlere göre güzellik, Tanrı’nın yarattığı mutlak güzellikten pay almaktır. Yazarımız bu görüşü kabul etmez. Sebep olarak da sanatçının yaptığı güzelliğin sınırlı olmasıdır. Güzel bir doğa manzarasını, hatta güzel bir kadının portresini bile bir tabloya, bir şiire bir sanat eserine tam olarak nasıl sığdırabilirsiniz?… Burada asıl olan sanatkârın eserine kendinden bir şeyler katarak onu vücuda getirmesidir. Zaten sanat eseri bizi doğallığıyla değil, insan elinden çıkmış olmasıyla ilgilendirir.

Edebiyat, incelikli bir dille yapıldığı zaman bir sanattır, bu sebeple sanat ve edebiyat kelime grubunu yanlış bulur. Edebiyatın özü, söz müdür, yazımıdır? Sorusuna cevap verirken bir dizi yorumdan sonra söz olduğu sonucuna varır ve insanlığın ilk çağlarına ait sözlü ürünler olan destan, ninni ve masalların bütünüyle yazıya geçmemiş olmasına üzülür. Bu açıdan bakıldığında en eski sanatın edebiyat olduğunu kabul eder. Daha sonra diğer sanatların ve felsefenin edebiyattan çıktığını ifade eder. Güzelin “duygusallık ile düşünsellik”in birleşmesinden doğduğunu ileri sürer.

Bu arada estetiğe de değinir ve onu “genel olarak güzelin bilgisi ya da güzelin bilimi” olarak tanımlar. Konuşmanın akışı içinde zaman zaman tekrar estetiğe dönerek düşüncelerini geliştirir. Bu sefer estetiği sanatın genel bilgisi olarak görür. Güzel sanat dallarından her birinin kendine özgü ayrı ayrı malzemeleri, kuralları ve yöntemleri vardır. Sözgelişi resmin malzemesi boya, müziğin malzemesi ses, heykelin malzemesi taş ve edebiyatın malzemesi de kelimelerdir. Sanatkâr bu malzemeleri kullanarak güzel sanat eserleri vücuda getirir. Daha da ileri giderek estetik tarihinde güzellik anlayışındaki değişmeyi de anlatır. Eski çağlarda “güzel”, felsefede soyut bir kavram olarak tartışılıyordu. On sekizinci yüzyılda estetik, felsefeden ayrılarak bağımsız bir bilim dalı olunca güzelliği, soyut felsefe kavramında değil, somut sanat eserinde aramaya başladı, estetik gökten yere indi.

Kültürü oluşturan üç kardeş, bilim, sanat ve felsefe, “insan”ı araştırır. İnsanı araştırmak, insan nedir?, İnsanın evrendeki yeri nedir?, İnsan kendini nasıl gerçekleştirir?, Yaşam, güzel olana nasıl dönüşür? Yaşamın anlamı nedir? Sorularına derinlemesine cevap aramak demektir. Bütün araştırmaların kalkış noktası, insanın bir “duygu ve düşünce varlığı” olduğu gerçeğidir, araştırmacı her şeyden önce bunu kabul etmelidir. Bunun devamında insanı tanıma yolunda sanatın önceliğini benimsemelidir; çünkü sanat insanı diğer iki kardeşten daha yakından tanımamızı sağlayan bir uğraş alanıdır. Bunun yanında insanı ancak tarihsel süreç içinde doğru olarak anlayabileceğimizi düşünür. Bir Türk, Mevlana’nın Mesnevi’si, Yunus Emre’nin Divanı, Hacı Bayram Veli’nin şiirleri, Süleyman Çelebi’nin Mevlid’i, Köroğlu’nun türküleri, Kerem ile Aslı gibi halk hikâyeleri ve modern zamanlarda Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ı gibi tarihsel süreç içinde ortaya çıkan eserlerin doğurduğu iklimde yaşayarak kimliğini, şahsiyetini ve hayatın anlamını bulur.

Edebiyat araştırmacısı, ele aldığı konuyu, sanat eserini tarihsel ve toplumsal bağlamında derinlemesine araştıran kişidir. Bu kuşkusuz zamana sahip olmayı, yöntem bilmeyi ve sabırlı olmayı gerektirir.  Üst düzeyde bilinçli edebiyat araştırmacıları, sanat, edebiyat ve estetiğin gelişme çizgisini, tarihsel temellerinden itibaren ele alıp modern zamanlara gelinceye kadarki ilerleyişini incelikleriyle ortaya koyan çalışmalar yapan kişilerdir. Buna göre buradaki edebiyat araştırmacılarından kasıt, estetikçiler ile eleştirmenlerdir. Yazarımıza göre onlar bu düzeyde eserler ortaya koyduklarında, çağımızda estetikçi ile eleştirmen arasında bir fark kalmayacaktır.

Yazarımızın üzerinde durduğu dikkat çekici noktalardan biri de yapısalcılığa getirdiği eleştiridir. Bilindiği gibi edebiyatta yapısalcılık 1960’lı yıllarda ortaya çıkmış bir eleştiri yöntemidir. Niçin ve nasıl ortaya çıktığına değindikten sonra onun özünü şöyle özetler: “O edebiyat araştırmasını yapı incelemesine indirgeyen bir anlayıştır ve tarihselci bakışa karşıdır”.  Yapısalcı yöntemle bir sanat eserini, bu arada bir hikâye roman veya şiiri, çözümlemeye kalkan bir eleştirmen, onu toplumsal ve tarihsel bağlamından kopararak anlamaya çalışır. Onu “tarih dışı” kılar. Esere yapısalcı bir anlayışla bakan eleştirmen, onun arka planını, dolayısıyla derinliklerini göremez. Bunun yanında akımın öncüleri, yapısalcılığın değişmez ilkelerini ortaya koymamışlardır. Bu sebeple onun ilkeleri kişiden kişiye hattâ, ülkeden ülkeye değişmektedir. Bu yönüyle o, “moda özelliği” gösteren bir eleştiri anlayışıdır. Her moda gibi o da edebiyat dünyasında bir süre boy gösterdikten sonra sönmeye ve yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlamıştır.

 

RECEP DUYMA

 

* Afşar Timuçin, Edebiyat Estetiği Konusunda Kendimle Konuşmalar, Bulut Yayınları, İstanbul 2019.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir