Eğitimimizin Derin Yarası Kopya Hakkında Bir Kaç Hatıra

  Eğitim  sistemimizin  müzmin hastalıklardan  biri  öğrenciler arasındaki  kopya  çekme  alışkınlığının  yaygınlığı.. Uzun akademik hayatım boyunca  defalarca  karşı  karşıya  geldiğim  bu  problem beni  derin  derin düşündürdü.  Nasıl  oluyor da  böyle  kötü  bir alışkanlık     bir  islam  toplumunda     bu  denli  kök  salabiliyor?  Ve  dahası kopya, nasıl oluyor da   pek çokları  için    dost  meclislerini şenlendiren   masum bir   espri  konusuna  dönüşebiliyor?  Bizim  durumumuz   ortada.. Peki  başta  toplumlarda  vaziyet nasıl  ve   aradaki  fark  nereden  kaynaklanyor?  İstedim  ki  bu  yazıda   bu  konudaki  bir  kaç  tanıklığımı  sizlerle    paylaşayım  ve   sebeplerini   birlikte  düşünmeye  davet  edeyim. İşte  bir  kaç  düşündürücü  örnek..

Minouri  nasıl  Türk  oldu: Takriben  15  yıl  önceydi.. Çalıştığım  üniversitede   master  yapan   Japon asıllı bir  öğrencim  vardı. Bir kaç yıldır ülkemizde yaşayan    bu  delikanlı  islamiyeti kabul etmiş ve Minouri olan  ismini  İshaka  çevirmişti. Bir gün derste kendisine  takıldım:

-İshak,  Türkiye  macerası  nasıl  geçiyor? Bize  iyice  alıştın mı?

-Alışmak ne  demek  Hocam.. tam  anlamıyla  Türk oldum.

Bu  cevaba şaşırmıştım:

-Bak  hele şuna !    Türk olduğun nereden  belli  bakayım. ?

-Hocam  öyle  Türk oldum ki  geçen  gün  sınavda kopya  bile çektim..!

Vay  köftehor ! Kopya  çekmiş, Türk olmuş..Bu  espriye  canım  sıkkın  sordum:

-Peki  sizinkiler  hiç  mi kopya  çekmez ?

-Hayır  çekmez..

-Niçin?..Yönetmelikte kopyanın  cezası  çok mu  ağır ?

-Hayır.. Yönetmelikte kopyayla  ilgili bir madde olduğunu  hatırlamıyorum.. Ama biri  kopya çekerken  yakalanırsa  o  kadar  ayıplanır ki    bir daha   utancından  ne o okula gelebilir, ne  de    kimsenin  yüzüne  bakabilir.. Mecburen başını   alıp  tanınmadığı   uzak  bir yere  gider, kendisini unutturur. O yüzden kimse  kopya  çekmez, çekemez..

Bu cevap beni derin derin  düşündürdü. Galiba  bizde  kopyanın  niçin  bu kadar yaygın olduğunun  cevabı  bu cümledeki iki kelimede  gizli; Ayıplanmak ve  utanmak !  Sakın  biz  toplumsal değerlerin bir savunma refleksi olan  bu iki  hissi kaybetmiş olmayalım.?  Birkaç yıl sonraki bir Japonya seyahatinde  duyduklarım ve gördüklerim  İshakın  sözlerinin manasını  daha  iyi  anlamamı  sağladı.. Uzun yıllardır Kioto’da  yaşayan gezi rehberimiz  demişti ki:

-Burada  toplumsal itibar  her şeyin hatta  kanunların üzerindedir.  Mesela bir iş adamı kanunlardan çok  itibarını  kaybetmekten korkar. Yanlış bir iş yaptığı  duyulan bir tüccar  bir daha o şehirde  barınamaz. Önünde  iki  seçenek vardır; ya  göç, ya  intihar !..

Bu satırları  okuyanlar kopya gibi  “masum” bir öğrenci  davranışını  abarttığımı ve ona  gereksiz  anlamlar  yüklediğimi  düşünebilir. Peki    kopya cürmü  sadece  öğrencilere mi mahsus ? Keşke  öyle  olsaydı.. Şimdi  gelin  çıtayı  biraz  daha  yükseltelim ve  aşağıdaki  örneğe  bir  göz  atalım..

Milli Eğitim Müdürü kopya  çeker mi?:  Amaç bağcı  dövmek  olmadığı  için, yeri , yılı  ve ismi bende  mahfuz  kalsın. Meslek  hayatımın ilk yıllarında,  çalıştığımı üniversitenin Yüksek Lisans mülakatları    esnasında   Üniversite Genel  Sekreterinden bir kahve  daveti  aldım. Kendisi de öğretim  üyesi olan Genel Sekreter yanındaki  misafiriyle  beni tanıştırdı. 50-55 yaşlarındaki bu   kalıplı,  kıyafetli  şık  beyefendi yakın bir   ilin  Milli Eğitim  müdürü  idi. Ancak bundan  da  fazlası  onun çok  saygın  bir  soyadı  taşıyor olmasıydı. Ve  işin garibi bu  koskoca  Milli  Eğitim  müdürü      tekrar  öğrenciliğe avdetle Yüksek  Lisansa  niyetlenmişti. Eh, peki, gereklerini yerine  getirdikten  sonra  ne  beis  var !  Mülakatta Müdür  Beyi bilgice  hayli zayıf  bulmuştum ama kendisi de   durumun  farkındaydı  ve eksiklerini  tamamlama  konusunda pek istekli  görünüyordu. Hasılı, biraz hevesi,   biraz konumu,  biraz da taşıdığı  soyadı  hatırına   onu da  Yüksek Lisansa kabul ettik. Müdür Bey   dönem boyunca     derslerini hiç sektirmedi.. Her haftanın   bir günü  iki  saatlik mesafeden  makam  arabasıyla geliyor, arkadaşı  olan Genel  sekreterin  makamında  ağırlandıktan  sonra  derse  iştirak  ediyordu. Bu gayreti ve     bilhassa tevazuu   takdire  layıktı. Ne var ki  vize sınavında  teslim  ettiği  kağıt tam bir hayal  kırıklığıydı. Bu  yaşlı  bürokratın     lisans bilgilerini hemen  tamamen unuttuğu  dolayısıyla  Y.Lisans  dersini hiç kavrayamadığı anlaşılıyordu. Üzülmüştüm  ama     hak ettiği   puanı  vermekten başka  çarem yoktu. Endişem  aynı  durumun  final sınavında da    tekrar  etmesiydi..   Meğer  finalde beni  başarısızlıktan daha  büyük bir  sürpriz  bekliyormuş. Sınav   esnasında   en arka  sırayı tercih    eden    hazret  tarafından gelen bazı    kağıt  hışırtıları dikkatimi  çekti; başımı  kaldırınca da kürsü  altında seri  bir  el hareketi bakışlarıma  takıldı. Meğer   Müdür  Beyimiz  kürsü  altına  yerleştirdiği  notları   kopyalamakla  meşgul değil miymiş!..    Kısa bir  tereddüt  anı  geçirdim.. Beyefendinin  yaşını,  konumunu,  itibarını  düşündüm.. Ama hayır !.. buna  göz yumamazdım.  Esasen sınıf da  durumu  farketmiş ve  suç  kamuoyuna da  mal  olmuştu. Kararlı  bir  tavırla   ona  doğru  yürüdüm ve  hiç  bir şey  söylemeden  sınav  evrakına  el koydum.

Sınav  bittikten   5-10 dakika  sonra   odamın kapısı  çalındı. Kapıdaki Müdür Beydi  ve hal ü  tavrına tam bir mahvolmuşluk hakimdi..   Bağışlanma dilerken   dili  sürçüyor,  kelimeler birbirine  karışıyor, yüzü renkten renge   giriyordu.  Ceketinin  koltuk altları  terden  sırıl sıklamdı…  Bir  insanı bu  derece zelil görmekten  dolayı  içim  burkuldu. Milli  Eğitimin kurallarını uygulamak ve uygulatmakla  yükümlü  yaşlı bir bürokrata bütün bildiklerini  unutturan ve  onu böylesine  utanç  verici bir duruma  düşüren  saik neydi?  Yüksek Lisans yapmak acaba  ona   ne kazandıracaktı  ki  böylesine bir   aşağılanmayı  göze  alabilmişti.. Yine de   onun daha  fazla  ezilmesine gönlüm razı  olmadı, dedim ki:

-Sizi bu  dersten  tekrara bırakıyorum. Ancak mesleki  itibarınızı  düşünerek  kopya  muamelesini resmileştirmeyeceğim ve    Rektörlüğün  durumdan  haberi  olmayacak..

Müdür Beyin talebelik  macerası böylece  bitti.  Milli  Eğitim  camiasına mensup  okurlar   bu örnekten  alınmasınlar.. Zira şimdi de  çuvaldızı kendi meslekdaşlarıma batıracağım..

Doçent adaylarımız da kopya çekiyor : Aynı yıl     aynı  Üniversitenin  genişce  bir  salonunda  bu  sefer  bendeniz sınavdayım.  Salonda    yaklaşık kırk  doçent adayı  yabancı dil sınavında ter döküyoruz.  Aynı üniversitenin mensubu olduğumuzdan hepimiz  birbirimizi  tanıyoruz. Aramızda  sınava  ilk  defa  girenler  yanında   defalarca  şansını denemiş     aksakallar  da  var…  Az sonra sınav kâğıtları dağıtılıyor ve iki buçuk saatlik zorlu sınav başlıyor.  Ankara’dan gönderilen   görevliler   salonu  dolaşarak sınavın emniyetini kontrol ediyorlar. Doğrusu bu ya, doçent seviyesindeki bizlere    öğrenci muamelesi yapılması onuruma dokunuyor. Meğer  böyle  düşünmekle  haksızlık  etmişim. Sınavın başlamasından 10 dakika kadar  sonra  Fakülte Dekanımız  geliyor ve  misafir heyeti  odasına kahve  içmeye   davet ediyor. Onların yokluğunda da    Dekan yardımcılarından birisi gözetmenlik  görevini  deruhte  edecek. Ancak bu görevli   içerideki  bir arkadaşının başına  dikilip  soruları   cevaplamaya  başlayınca, kahve  davetinin  hikmeti  anlaşılıyor.   Kısa bir tereddüt ve  kavrama anından sonra ortalık birden karışıyor. Bir iki  istisnayla,  herkes önündekine,  arkasındakine,  sağındaki solundakine cevap verip cevap almaya başlıyor ve sınav  sınav  olmaktan  çıkıyor.   Hele bu imtihanların gediklisi    yaşlı hocalardan biri işi  iyice  abartıyor ;    aldığı  cevaplara  itimat edemeyerek   sıraları dolaşmaya ve  diğer cevaplarla  mukayese  etmeye  başlıyor..  Ben kendi  köşemde  bu  inanılmaz manzarayı  büyük bir teessürle  izliyor, gözlerime  itimat edemiyorum.. Nice zamandır tanıdığım dostlarım, mesai  arkadaşlarım, hocalıklarıyla  ve dürüst kişilikleriyle saygın   isimler  sanki  bir anda  bana  yabancılaşıyor, başkalaşıyorlar.    Nasıl olur ! diye düşünüyorum..   En az 15-20 yıllık bir  mesleki geçmişe sahip bulunan , bu süre içerisinde  de kim bilir  kaç  öğrenciye kopya müeyyidesi uygulayan    bu insanlar     mesleki  onurlarını   bu kadar  kolayca   ayaklar altına alsınlar, olur şey  değil  !   

Şimdi  bu tablonun vehametini  daha iyi  ifade  edebilmek  için  onu başka  bir tabloyla  yan yana  getirmek  istiyorum.   Hatıra  aynı  üniversitenin İktisat hocalarından  Faruk  Bey’e ait. Şöyle  anlatıyor:

Fransada  nasıl  mahcup oldum?:

“-Doktoramı yapmak üzere Paris’e gittiğimde ,yabancı dil seviyemi   ölçmek üzere beni  bir lisenin bakalorya sınavına aldılar.. Yaşı otuzu geçkin bir insan olarak 16-17 yaşındaki çocuklarla birlikte sınav  salonundayım. Sınavın başlamasından  bir  müddet sonra   yanımdaki öğrencinin   sınav kağıdını   sıranın üstünde bırakarak  dışarı  çıkması  hayretimi  celbetti..  Aynı delikanlı  az sonra elini kolunu sallayarak geri  gelip  kaldığı yerden yazmaya devam etmesin mi! . Baktım, kürsüdeki  hoca hiç oralı değil.  Zaman ilerledikçe  daha başkaları da aynı şekilde kısa sürelerle çıkıp  çıkıp geri  geldiler ve sınava  devam ettiler.   İçimden; Madem  müdahale  yok, bir de  ben  deneyeyim, dedim ve  dışarı  çıktım. Baktım ki  dışarıdaki  birkaç öğrenci   uzun koridorda sigara içerek  yahut  çay-kahve yudumlayarak    volta atıyor, nefesleniyor.  Bu fırsattan  istifade  ederek  göz aşinası olduğum çocuklardan birinin önünü  kestim ve emin olamadığım  sorulardan birinin  cevabını sordum.. Çocuk anlamaz  gözlerle  baktı.. Anlaşılmadığımı zannederek   sorumu tekrar ettim..Bunun üzerine  çocuğun gözleri dehşetle büyüdü ve    sanki  yüzüne  bir tokat  atmışım gibi  bir adım  geriye  sıçradı.  Sonra hiç unutamayacağım şu sözleri söyledi:

– “Mösyö ! İmtihanda olduğumuzu unuttunuz mu  acaba?”

O an utançtan  başımdan  aşağıya  kaynar  sular  döküldü.  Bu yarı yaşımdaki Fransız gencinin bana verdiği ders, hafızamda silinmez bir hatıra olarak kaldı.”

Bizde  böyleleri de  varmış: Bu birkaç   hatıra  bence  şikayetçisi  olduğumuz  pek  çok  toplumsal problemin cevabını  veriyordu. Ama  asıl soru  Japonya yahut  Fransada  bir lise  gencinin  gösterdiği  olgunluğu  bizde  koca  koca müdürlerin ve  hocaların niçin gösteremediği sorusuydu. Diyelim ki Japonyada toplumsal değerler, Fransada  kişisel prensipler  belirleyici.. Peki bizde bu boşluğu  dolduracak  bir  “değer”  alanı  yok muydu?  Şayet varsa neden bu “teorik”  inanç değerleri  pratiğe  yansıyamıyordu. Niçin başkası için geçerli kurallar  sıra   kendimize gelince   işlemez  hale  geliyordu ?  Niçin, niçin, niçin ? Ne zaman sonra  günümüzün  önemli   alimlerinden –merhum- Ahmet  Muhtar Büyükçınar’dan  duyduğum    şu  hatıra   bana    bir teselli payı oldu. Umarım sizin için de öyle  olur:

–  Ezher Üniversitesinde son sınıfta okurken    mühim bir iş  için  Türkiyeye  gidip gelmem  icab etti ve  bu  arada Felsefe  dersinin bitirme  sınavını  kaçırdım.. Dönüşte  hocam beni mazeret  sınavına  aldı. Sınıfta  bir  ben varım, bir de  o.  Zaman zaman  ailece ziyaretlerine  gittiğimiz  hocam beni  yakından  tanıyor ve çok  seviyor. O sırada  yaşım  40’a  yaklaşmış, iki  çocuğum  var ve  üçüncüsü de  yolda. Bütün  bunları  bilen hoca   işi  kısa  tutmak  niyetiyle  bana  tek  bir soru  sordu. Soru kolay olmasına  kolay  ama aksilik  bu  ya  bir türlü cevabı  aklıma  gelmiyor. Elimde  kalem  kağıt  5 dakika  kadar vakit  geçti ama  ben hala  tek  satır  yazabilmiş  değilim. Meseleyi  anlayan  Hoca  kürsüden kalkıp  yanıma  geldi  ve:

-“Muhtar, her hâlde   cevabı hatırlayamadın. Konuyu  hatırlatayım, sen devam  edersin..”

Baktım ki  Hocanın niyeti  bana yardımcı  olmak. Ama  ağzını  açmasına  izin vermedim:

-“Kusura bakmayın Hocam; ama böyle bir  yardımı  kabul edemem. ”

Hocam  biraz şaşırdı, bocaladı, sonra  geçip yerine oturdu.. Ben  ellerim şakağımda içimden  dualar  okuyor, konuyu  hatırlamaya  çalışıyorum. Böyle bir  yirmi dakika  daha  geçince Hoca  artık  sabredemedi ve yerinden  doğrulup yanıma  geldi;  itiraz  kabul  etmez  bir  kararlılıkla emretti:

-“ Bu soruyu değiştirip, başka bir soru  soruyorum. İtiraz falan istemem, tamam mı ! Yaz..!

Ona  büyük  saygım vardı  ama ben de aynı  kararlılıkla cevap verdim:

-Hocam, teklifiniz için çok teşekkür ederim. Ama soru  değişikliğini de kabul edemem.

Hoca   yerinde  kalakaldı. Öyle  sinirlendi ki  neredeyse  başındaki  koca  sarık  düşecek.  Genizden gelen bir la-havle çekip    homurdandı:

-O halde ne halin varsa gör,  inatçı  Türk ! Benden  günah gitti !”

Sonra da   küstüğünü  belirten  bir tavırla gidip  sırtını  döndü, oturdu.  O sıra ben  bir yandan  dua ediyor, bir yandan da   eşimi, çocuklarımı, bu  sınavdan  geçemezsem  onların  yaşayacağı  sıkıntıları  düşünüyorum.   Nihayet vaktin  dolmasına  15 dakika  kala  aniden bir zuhurat oldu ve   biri kulağıma fısıldamış gibi konuyu bütünüyle hatırladım.. O 15 dakikada  tam  3  sayfa  doldurarak  Hocama  uzattım. Hocam kağıdı hemen  ayak üstü  okudu  ve  tam  puan verdi. Ama  hala  öfkesi  geçmemişti:

-Evladım senin  bu kadar  dik  kafalı  olduğunu  bilmezdim!. Tamam, Allah yardım  etti  ve dersi  başardın. Ama  ya  cevabı hatırlamasaydın,  bu  başarısızlığın sana  ve  ailene nelere mal olacağını   hiç hesaba  kattın mı !

Elini  öptüm ve  dedim ki:

-Tabii ki  düşündüm Muhterem Hocam. Cevabı hatırlamasaydım,  bir yıl kaybedecektim. Ama eğer  yardımınızı  kabul  etseydim,  yaşadığım sürece hak edilmemiş bir diplomanın  manevi yükü beni ezecekti. Bir yıl  kaybetmek bütün bir ömrü  kaybetmekden daha  makul  değil mi ?

Cihan OKUYUCU

Eh kıssa  fakirden, hisse  okuyucudan..

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir