Baki’den Bir Gazel Şerhi

Cihan OKUYUCU

1. Kûyunda gönül dâmen-i dildâre sarıldı
Hâcı gibi kim Kabede estâre sarıldı

2. Arz ettim ana nâme ile lü’lü-yi eşkim
Cân riştesi mektûb-ı dürerbâre sarıldı

3.Zahm urdu veli yarelerim sarmadı ol yâr
Ağyâr işidüp ta demeye yâre sarıldı

4.Göklerde gören gece sanır kehkeşândır
Ahım dütünü günbed-i devvâre sarıldı

5.Bâkî görüp ol pireheni yâre sarılmış
Sandım ki semen kadd-i sefîdare sarıldı

AÇIKLAMA

1. Kûyında gönül dâmen-i dildâre sarıldı
Hâcı gibi kim Kabede estâre sarıldı

Hacı nasıl dua için Kabe örtüsüne sarılırsa benim yar köyündeki gönlüm de niyaz için onun eteğine sarıldı.
Müslümanların mukaddes mabedi olan Kabe Allahın evidir ve bu özelliğiyle her türlü ihtirama layıktır. Müslümanlar namaz için yüzlerini günde beş kere Kabe’ye çevirirler. Kabe’nin altın oluğu, üzerindeki siyah renkli örtüsü, Hacerülesved ve Zemzem Kuyusu da keza bu mabedin saygı gösterilen mütemmim cüzleridir. İşte Kabe bütün bu özellikleriyle edebiyatımızda çeşitli benzetmelere konu olmuştur. Bunları şöylece sıralayabiliriz:
Kabe/Gönül: Kabe-mecazen- Allahın evi olduğu gibi müminin kalbi de sevgilinin/Allahın tecelligahıdır. Bu bakımdan gönül yapmak Kabe yapmakla; kalp kırmak da Kabeyi tahrip etmekle bir tutulur.
Kabe/Sevgili/Sevgilinin Yüzü/Sevgilinin Köyü: Namazda Kabe’ye dönüldüğü gibi aşığın yüzü de daima sevgili tarafına müteveccihtir. Keza aşıkların sevgili etrafında dönüp durmalarıyla tavaf manzarası hasıl olur. Bu ilgilerle sevgilinin bazen bulunduğu yer-kûy- bazen da yüzü bir nevi kıble ve Kabe olmaktadır. Nitekim aşağıdaki beyitte Fuzuli tavafın çokluğu bakımından sevgilinin bulunduğu mahalli Kabe’ye üstün tutuyor:

Hâk-i kûyun Kabeye nisbet eden bilmez mi kim
Bunda her gün onda bir nevbet olur vacib tavaf

Necati ise beytinde yüz/Kabe/namaz ilgilerini kullanıyor:

Kıble hakkı Kabe yüzündür murad
Ey kapısı secdegahım gel berû
Hacerülesved/Yanaktaki ben tanesi: Kabe-Sevgili ilgisinin tamamlayıcı bir unsuru olarak yanaktaki ben tanesi de renk bakımından Hacerülesved’e benzetilir.
Kabe örtüsü/Yar Eteği: Önceleri çıplak olan Kabe, ilk defa Abdullah ibn-i Zübeyr zamanında siyah bir örtüyle örtülmüştür. Bu örtü daha sonra bir çok hac geleneğinin oluşmasına yol açmıştır. Sözgelimi Osmanlı döneminde her hac mevsiminde Surre alayıyla(hususi hac kervanı) yeni Kabe örtüsü gönderilir, eskisi de parçalara ayrılarak önemli zevata dağıtılırdı. Halen Kabe örtüsü parçalarına bir çok yerde rastlanması bu geleneğin sonucudur. Kabede yapılan ibadetler ve dualar değer bakımından başka yerlerde yapılanlardan kat kat fazladır. Nitekim bir hadis-i şerifte mealen: “Benim mescidimde(Medinedeki Mescid-i Nebevi) kılınan bir rekat namaz başka mescitlerde kılınan bin rekat namaz gibidir. Kabe’de kılınan bir rekat namaz ise benim mescidimde kılınan bin rekat namaz gibidir” buyurulmuştur. Buna ilave olarak Kabe’nin altın oluğuna uzanarak , kapı halkasına tutunarak veya örtüsüne sarılarak yapılan dualar bu değeri daha da arttırmaktadır. Böylesi dualar her hacıya nasip olmayan mazhariyetlerdir. Kabe örtüsü aşağıya uzayan kısmıyla bir etek manzarası arz eder. Şair yukarıdaki yalvarma biçimiyle aşığın sevgiliye yalvarma biçimi arasında benzerlik kuruyor. Şimdi bu ilginin sebeplerini anlamaya çalışalım.
Aşık sevgiliye nasıl yalvarır: Klasik şiirimizde bir çok benzetme gibi bu yalvarma biçimi de klişeleşmiştir. Sevgili aynı zamanda padişah ve aşık da bir nevi köle olduğundan bir köle padişaha nasıl yalvarırsa aşık da sevgiliye öyle yalvarır. Yani dizini yere koyar ve padişahın/sevgilinin eteğini tutarak hacetini arzeder.. Bu manzara Fuzulideki şu güzel beyte ilham kaynağı olmuştur:
Çekme damen hışm edip üftadelerden vehm kıl
Göklere açılmasın eller ki damanındadır
( Ey sevgili, hışımla eteğini aşıkların elinden çekip almaya kalkma. Bu çekişle göğe açılan eller sonra sana beddua eder, sakın! )
Sonuç: 1.Şair düz anlama göre ezcümle şunları söylemiş oluyor: Hacı için Kabe ve Kabe örtüsü neyse benim için de sevgili ve sevgilinin eteği odur. Beriki nasıl Kabe örtüsüne yapışıp dua ederse ben de onun kutsal eteğine yapışmış dileğimi öylece istemekteyim.
2.Bu düz anlam yanında beyitte –kesin olmamakla birlikte- şu tip bir çağrışımdan da söz edebiliriz. Aşık sevgili ile kendi arasında örtü bulunmasını istemez. Zira örtü perdedir. Nitekim Hz. Mevlana: ”Sevgilimi yatakta örtülü istemem ben” demektedir. Bu durumda Kabe örtüsü de Hacıyı Kabe’den –yahut Kabe’nin Sahibinden – alıkoyan bir perdedir. Nitekim bir Fars şairi –Hayali- bu manada şöyle demektedir:
Haci be-reh-i Kabe vü men tâlib-i dîdar
O hâne hemî-cûyed ü men sâhib-i hâne
(Hacı Kabe yolunda. Bense sevgilinin yüzünü özlemedeyim. Onun istediği ev; bense ev sahibini aramadayım)
Hasılı, şair sevgilinin yanında olup da onun eteğine sarılan kişinin halini-yani yakınında olduğu sevgiliden mahrum kalanı- Kabeye gidip de örtüye takılan kişinin haline benzetmiş oluyor.

2. Arz ettim ana nâme ile lü’lü-yi eşkim
Cân riştesi mektûb-ı dürerbâre sarıldı
Göz yaşı incilerimi mektupla ona arz ettim. Can ipi de o inci yağdıran mektuba sarıldı.
Göz yaşı/inci/mektup ilgisi: O dönemde önemli bir zata yazılan mektubun yazısına, süslemesine-varsa mahfazasına – özen gösterilirdi. Yazımı biten mektup ucundan kıvrılır ve değerli bir iple bağlanarak gönderilirdi. Bu beyitte de aşık sevgiliye bir mektup yazıyor. Aşık daima ağlar durumda bulunduğundan mektup yazma esnasında da gözyaşları önündeki metne damlamaktadır. Göz yaşları hem görünüş hem de değer bakımından inci hükmündedir. Şeffaflık ve yuvarlaklık her ikisinin şekil bakımından ortak yönüdür. Peki gözyaşının değeri nereden geliyor? Sevgili için önemli olan aşığın sevgisindeki samimiyetidir. Samimiyetin ölçüsü de göz yaşlarıdır. Böylece aşık sevgiliye gönderdiği mektubunu manevi incilerle süslemiş ve ona bir değer katmış oluyor. Gözyaşı-mektup ilgisine diğer bir örnek olarak Ahmet Paşa’nın aşağıdaki beytini verebiliriz:
Bir kuru mektuptur gönderdiğim dildara ben
Ey gözüm merdümlük et yaşımla ter kıl daima
(Sevgiliye gönderdiğim kuru bir mektuptan ibaret. Ey gözüm, bari sen de görevini yap da onu sula,taze tut!)
Keza söz konusu ilgiye güzel bir örnek olan aşağıdaki sahibi meçhul beyitte de şair kalemi kağıdı derdine ortak ediyor. Öyle ki o daha derdini yazmaya başlamadan kalem ağlamaya, kağıt da bu ağlamanın tesiriyle kabarmaya başlamakta:
Nice tahrir edeyim vasfını derd ü elemin
Bağrı yufka kağıdın gözleri yaşlı kalemin
Elimizdeki beytin ilk mısraındaki incilerin gözyaşı incileri olduklarını görmüştük. İkinci mısrada ise “inci yağdıran mektup” tabiriyle karşılaşmaktayız. Göz yaşlarından sarf-ı nazar, burada şair dolaylı olarak sözlerinin inci olduğunu dolayısıyla mektubunun da bir nevi inci madeni özelliği taşıdığını ifade etmiş oluyor.
Can/iplik: Canın iplik oluşu üzülmesi dert çekmesinden kinayedir. Bu can ipi sevgili söz konusu olunca sarmaşma özelliğiyle karşımıza çıkıyor. Can sevgiliye giden mektuba sarılarak onun eline ulaşmayı amaçlamaktadır.
Can/para: Aşık canını vererek sevgilinin ilgisini satın alır. Bu yüzden sık sık can nakdi(can parası) tabiriyle karşılaşırız. Buradaysa satın alma işi –zımnen- göz yaşı incilerine havale ediliyor . Can ise fırsatı kaçırmamak için -halk tabiriyle –son vagona atlamış oluyor.
Tespih: Tane ve iplik bir araya gelince bir tespih mazmunu ortaya çıkar. Burada da inciye benzer gözyaşları tespih tanesini, can ise iplik rolünü üstlenmiş olmakta.
Sonuç: Aslında ortada yazılan edilen bir şey yoktur. Aşkın kendisi bir mektuptur.Gözyaşları ise aşkın varlığının göstergesi ve ispatıdır. Gözyaşı döken aşığın canı erir, ip gibi incelir. Gözyaşları daimi aktığında bir sicim manzarası arzeder. Bu bakımdan can ipi tabiriyle , gözyaşı ipine de bir telmih söz konusudur.

3.Zahm urdu veli yarelerim sarmadı ol yâr
Ağyâr işidüp ta demeye yâre sarıldı

Sevgili yara açtı ama rakiplerin durumu işitip; yara sarıldı, dememeleri için
açtığı yaraları da sarmadı.
Sevgili şiirimizde çok zaman birbirine zıt iki özelliği birlikte temsil eder. Sözgelimi o bir yandan aşığını öldürmesi veya sinesine yaralar açması bakımından bir nevi cellat rolünde görünürken diğer taraftan bu yaraları timar etmesi cihetiyle de tabib rolündedir. Sevgili cellat olduğunda aşık kurban konumundadır. Buna mukabil sevgili tabib olduğunda aşığa da tabiatıyla hasta rolü düşer. Bütün bu yakıştırmalardan kasıt; aşığın iyi veya kötü olmasının sevgilinin davranışlarına bağlı olması keyfiyetidir. Burada ise sevgili rolünün birinci kısmını ifa ederek yaralar açıyor ama ikinci kısmını yerine getirmiyor. Niçin ? Aşık bu ihmali iki anlama gelebilecek bir ifadeyle açıklıyor:
1. Rakiplerin bu durumu işitip; sevgili yaraları sardı dememesi için. Zira rakiplerin her biri ayrı ayrı sevgiliye aşık olduğundan sevgilinin şairimize göstereceği ilgi onların hasedini celbedecektir. Sevgili de bundan kaçınmaktadır.
2.Mısrayı şu şekilde okumak da mümkün: ”Rakipler boş yere demesinler ki; yar (aşığına) sarıldı.” Tevriyeyi seven Baki burada da aynı yola başvurarak yâra ve yara kelimeleri arasında oyun yapıyor. Sevgilinin yaraları sarmak için yaklaşması uzaktaki birine onun aşığına sarılması gibi görünecektir. Nitekim; “Ağyar işidüp” ifadesi de tevriyeli olarak:”ağyar iş edi(ni)p” anlamına geliyor ve yukarıdaki anlamı pekiştiriyor. Sevgili böyle bir zanna mani olmak için aşıktan uzak durmaktadır. Diğer taraftan mısrayı başka bir vurguyla okuyunca bu sefer sarılma işi sevgiliden aşığa dönmüş olur. “Rakipler işidip benim yare sarıldığımı söylemesinler”
Peki ama bütün bu söz oyunlarından sarf-ı nazar aşığın bu yara meselesindeki tercihi nedir? Bu yaranın kapatılmasını istiyor mu, istemiyor mu? Fuzuli şu meşhur beytiyle divan şiirinde aşığın bu konudaki tutumunu özetliyor:
Aşk derdiyle hoşem el çek ilacımdan tabib
Kılma derman kim helakim zehri dermanındadır.
Meali şu: Değil mi ki yara sevgilinin aşığa verdiği en değerli hediye ve hatıradır, aşığın bunun kapatılmasını istemesi muhal! Yaranın kapanması demek aşkın da sona ermesi demektir. O halde Baki’nin beytini de o manada anlayabiliriz. Sevgili yaraları açık bırakmakla aslında aşığa olan ilgisini sürdürüyor.

4.Göklerde gören gece sanır kehkeşândır
Ahım dütünü günbed-i devvâre sarıldı
Ahımın dumanı bu dönen gökyüzüne sarıldı. Onu göklerde gören gece vakti Samanyolu kümesini gördüğünü sanır.

Aşığın ahı klasik şiirimizde bir çok benzetmeye konu olur. Söz konusu ah o kadar kuvvetlidir ki kah gökyüzünü tersine döndürür; kah kıvılcımlarıyla arş horozunu kebap edip yere düşürür. Kah şöyle eder, kah böyle eder.. Bu ah, içinde kıvılcım ve alevler barındıran bir duman sütunu olarak tasavvur edilir. Ahın dumanı gündüzü geceye döndürüp gök cisimlerini söndürürken, dumanın içinde parlayan kıvılcımlar sönen gök cisimlerinin yerini doldurur. Bu beyitte de dönen bir kümbet olarak tasvir edilen gökyüzünü kaplayan ahın duman ve kıvılcımlarını görenler vaktin gece olduğunu ve samanyolu dizisini seyrettiklerini sanıyorlar.
Şair kümbet ve dütün kelimelerini yan yana getirerek başka çağrışımlara da –hamam ve rasathane- yol açıyor. Daima duman dolu olan hamamların kubbelerinde havalandırma ve aydınlatma delikleri vardır ve gece buradan yıldızlar görünür. Diğer taraftan gökyüzünün seyredildiği rasathaneler de kubbeli yapılardır.. Beyte göre gece vakti rasat aletinin başındaki kişi yıldızları seyrettiği zannıyla aslında aşığın ahındaki kıvılcımları seyretmektedir.

5. Bâkî görüp ol pireheni yâre sarılmış
Sandım ki semen kadd-i sefîdare sarıldı

Baki, o gömleğin sevgiliye sarılışını gördüm de sandım ki yasemin beyaz kavak ağacına sarılmış.
Burada kavak ağacı yüksekliği ve beyaz rengi bakımından sevgilinin boyuna ve tenine ; yasemin ise onun giydiği beyaz gömleğe benzetilmiş. Boy ekseriyetle serve benzetilir. Ancak şairimiz sevgilinin ten rengine vurgu yapabilmek için burada beyaz kavağı tercih etmekte. Yasemin de kavak ağacı gibi şiirimizde ikinci derecede önemli bitkilerdendir. Benzetme ilgisini belirtebilmek için evvela bu çiçeğin yapısı hakkında birkaç cümlelik bilgi verelim. Cevat Rüşdü’nün verdiği bilgilere göre (bk.Türk Çiçek ve Ziraat kültürü Üzerine Cevat Rüşdü’den Bir Güldeste, Hazırlayan N.H.Polat, Kitabevi 2001, s.197-204)bir çok cinsi olmakla birlikte en fazla beyaz renklisine rastlanan Yasemin, daha çok çardaklarda kullanılan, takribi 10 metre uzunluğunda, sarmaşık türü bir bitkidir. Rengi ve zerafeti bakımından; dilberlik ve sevimliliği temsil eder. Çardak muhabbetlerine kokusuyla eşlik eden yasemen özellikle 3.Murad zamanında Ortaköy bahçelerinde en çok tercih edilen bir çiçek durumunda imiş. Ümidi’nin şiirlerinden o dönemde başına yasemen takınarak gezen aşıkların varlığını öğreniyoruz. Aşağıdaki beyitten bu adetin ta Enderunlu Vasıf zamanına kadar sürdüğü anlaşılmakta:
Takınıp bahçede mahfi başına yasemeni
Garazın neydi küşad eylemeden pireheni
Baki’nin beytinde sevgiliye; ”yasemenden gömlek” giydirilmekte. Nedim ise bir adım daha ileri giderek bu gömleği yaseminin kokusundan biçiyor:
Ey şeh-i hûbanım eyle ol kad-i mevzûna sen
Reng-i gülden câme bûy-ı yasemenden pirehen
(Ey güzeller şahı! Senin o mevzun bedenine gül renginden elbise, yasemen kokusundan da gömlek yaraşır!(Ah çapkın Nedim! Sevgiliyi üryan seyretmek için ne diller! )
Yasemen hakkındaki bu bilgilerden sonra tekrar beytimize dönelim. Anlaşılan sevgilinin üzerindeki gömlek hem ince hem de beyaz. Böylece ten rengiyle gömlek rengi bir araya gelmiş oluyor. Diğer taraftan sarmaşığın sıkı sıkıya sarılması hatırlanınca gömleğin pek dar olduğunu söylemek de yanlış olmaz. Nihayet, madem ki yaseminden gömlek giymiş, sevgilinin kendisine mahsus güzel bir kokusu olduğu da muhakkak.

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir