Söyleşiyi Yapan: Dilara Pınar ARIÇ
Yazarlığa nasıl başladınız?
Yazarlık hayatımın nasıl başladığına dair sualiniz, ilk ve en müşkül soru. Ama cevaplandırmalıyım. İlk okuma merakımın, hatta bilgiye olan aşkımın başladığı ilkokul yıllarından sonra yazı yazmaya başlamıştım. İlk şiirim 13 yaşında iken İstanbul’da bir gazetede çıktı. Yıl 1973. Sanırım o tarihten sonra yazmaya daha çok önem vermeye başladım ve bu edebî faaliyetimi sürdürdüm. İlk şiir, deneme, hikâye ve araştırma yazılarım 1970’li yılların ortalarında yoğunlaştı. 1980’de İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’ne başladıktan sonra da daha sistemi ve düzenli bir şekilde yazı hayatının içinde kendimi buldum. Çünkü dünya çapında kıymetli hocalarımız olmuştu: Mehmet Kaplan, Muharrem Ergin, Faruk Kadri Timurtaş, Abdülkadir Karahan, Ömer Faruk Akün, Sadettin Buluç, Mehmed Çavuşoğlu ve Ali Alparslan gibi.
Size edebiyatı sevdiren ne oldu?
Edebiyatı ilk sevdiren kişinin İlkokul öğretmenim Tevfik Yargıcı olduğunu belirtmeliyim. Onun üstümde hakkı çoktur. Ona dair yazdığım “Tevfik Öğretmen” hikâyem Sefertası kitabımda yayımlandı. Hatta ilk çocuk romanım Yıldızlarla Uyumak kitabımda onu uzun uzadıya anlatmaya çalıştım. Bize okumayı, yazmayı, tarihimizi ve edebiyatımızı sevdiren, olağanüstü iyi, nüktedan ve kıymetli bir öğretmendi. Cana yakın, sempatik, her zaman faydalı öğütler veren seçkin bir öğretmendi. Onu elbette unutamıyorum. Allah rahmet eylesin.
Ben şu kitapla edebiyatı tanıdım dediğiniz hangi kitaptır?
İlk etkilendiğim yazarlar Ömer Seyfettin ve Kemalettin Tuğcu oldu. Zaten bizim nesil de en çok bu yazarları okuyordu. Onlar sayesinde edebiyat âlemine girdik. Giriş o giriş, bir daha da kopamadık. Ömer Seyfettin’in hikâyeleri ile tarihimizi ve kahramanlarımızı sevdik. Kemalettin Tuğcu ise bize merhameti, şefkati, sevgiyi, dostluğu öğretti. Her iki yazar kanaatimce öncü ve mükemmel yazarlardı. Bizim nesil üstünde hakları çoktur. Saygıyla, şükranla, rahmetle anıyorum ikisini de. Kemalettin Tuğcu gibi kıymetli edebiyatçılarımızı Aşina Çehreler, Kalem Efendileri ve Unutulmayan Edebiyatçılar isimli kitaplarımda dile getirmeye çalıştım. Esasında bizim böyle neredeyse unutulmuş mümtaz şair ve yazarlarımızı mutlaka yeniden keşfetmemiz, okumamız, tanımamız, anlamamız ve yeni nesillere tanıtmamız gerekiyor. Bu bizim için bir vefa borcu, bir kadirşinaslık olmalıdır. Kutlu bir ödev, mukaddes bir görev. Ömer Seyfettin için ise özel bir kitap yazdım. Vefatının 100. Yılı dolayısıyla Akıl Fikir Yayınları tarafından geçen yıl neşredildi. İsmi Cancağızım Ömer. Niçin Cancağımız, izah edeyim. Çünkü hikâyecimiz nüktedan bir kişi ve neredeyse bütün dostlarıyla sohbet ederken “Cancağızım” diye hitap edermiş. Rahmetli yazarımızın kızı ile tanışmıştık. Hatice Fahire Günel Elgen Hanımefendi, 90 küsur yaşlarındaydı. 2007 yılında vefat etti. Allah rahmet eylesin.
Hayatınız bir kitap olsaydı adı ne olurdu?
Aslında her birimizin hayatı ilgi çekici bir kitap değil mi zaten? Belki bir hikâye, belki de roman. Doğuyoruz, yaşıyoruz ve sonunda bu dünyayı istesek de istemesek de terk edip gidiyoruz. Ömür defterini her gün yeni olaylarla, düşüncelerle, hülyalarla, rüyalarla dolduruveriyoruz. Herkes hayat defterini dolduruyor ama nasıl? Aslolan iyi bir şekilde bu defteri zenginleştirmek, kanatlandırmak ve gelecek nesillere en iyi şekilde emanet etmektir. Bunun için hayatın anlamını, yaratılış gayemizi iyi bilmeliyiz. Hayatın anlamını iyi bilenler, ömürlerini en mükemmel şekilde geçiriyor. Artlarından da rahmetle, saygıyla, şükranla ve minnetle anılıyorlar. Yani aslında ölmüyorlar. Mehmed Âkif de aramızda yaşıyor Yahya Kemal de… Necip Fazıl da… Çünkü güzel ömürler sürdüler, iyi eserler yazdılar ve bize mukaddes emanetler hâlinde armağan olarak bıraktılar. Şimdi onların eserlerini okuyor, düşünüyor, istifade ediyoruz.
Eğer edebiyatçı olmasaydım şu olurdum dediğiniz meslek nedir?
Hasbelkader edebiyatçı yazar oldum ama öğretmenliği de çok seviyordum. Fakat Edebiyat mezunu olduğum hâlde öğretmenlik yapmadım. Daha doğrusu sadece bir gün yaptım. O da mezun olurken Vefa Lisesi’nde. Hatta bir saat bile diyebiliriz. O gün heyecanlıydım tabii… Çünkü ilk defa öğretmenlik mesleğini tadacaktım. Mehmed Âkif’in “Bülbül” şiirini işlemiştik sınıfta. Bu yıl Akıl Fikir Yayınları’ndan çıkan İstiklal Marşı’nın Bülbülü Mehmed Âkif Ersoy kitabını yazarken o günü hep hatırladım. Gerçekten hem büyük bir şair, hem de mükemmel bir insan Mehmed ÂKif. Vefa abidesi. Âkif’i çok iyi tanımak lazım. Tanırsak daha çok seveceğimiz muhakkak. Öğretmenlik heyecanını tattığım günü hiç unutmadım zaten. Zira bana bambaşka bir âlemin kapısı açılmıştı o gün. Daha sonra Yazı Editörlük ve Medya Kursu’muzda yüzlerce öğrencimiz oldu şükürler olsun. Ama okuldaki öğretmenlik tabii bambaşkadır.
Çayla edebiyatın size verdiği tat nedir? Edebiyat nedir sizce?
Çay, edebiyatçıların vazgeçemediği biricik içecek. Üstelik ben çocukluğumdan beri çayı çok severdim. Hâlâ çok içerim. Okumayı, yazmayı, düşünmeyi sevenlerin genelde çayı çok sevdiği kesin. Bunun aksi düşünülemez. Aslında millet olarak da çayı çok seviyoruz. Çay dediniz bana mizahı hatırlattınız. Bizim şair ve yazarlarımızın büyük çoğunluğu nüktedandır. Şakayı, şakalaşmayı sever. 2000 yılında hazırladığım Edebiyatımızın Güleryüzü kitabı, Ahmet Yesevi’den başlıyor günümüze kadar geliyor. Yüzlerce edebiyatçımızın nüktelerinden, fıkralarından oluşuyor. O kadar ilgi gördü ki, ardından Tarihimizin Güleryüzü ve Mizahın İzahı kitaplarım yayımlandı. Şimdi de Tebessüm Hakkımız kitabı Akıl Fikir Yayınları’ndan çıktı. Demek ki edebiyatçılarımız çayı çok sevdiği gibi mizahtan da çok hoşlanıyor. Ve onlardan derlenecek yüzlerce, belki de binlerce nükte var. Keşke onları öğrensek hayatımızda kullansak. O zaman hayat çok daha sevimli ve anlamlı olur. Bazıları, bu hazineden ne yazık ki yararlanmıyor. Hâlbuki mizah çok önemlidir. Peygamber Efendimiz, “Mümine tebessüm sadakadır.” buyurmuştur. Biz Nasreddin Hoca gibi mizah dehası bir büyük şahsiyetin torunlarıyız. Ama günümüzde ne yazık ki mizahtan çok uzaklaştık. Yanlış yaptık ve karamsar bir hava hâkim oldu hayatımıza. Ben bu olumsuz atmosferi dağıtmak adına bu mizah kitaplarını herkese tavsiye ediyorum. Bunları okuyanlar, inanıyorum ki o zaman insanlarla çok daha güzel diyalog kuracak, kendileriyle barışık olacak ve yüzlerinden tebessüm eksik olmayacaktır. Bakınız ne güzel sizin yayımladığınız derginin adı da Gülümse. Gülümseyenlerin sayılarını sürekli arttırmamız gerek.
En sevdiğiniz yazar hangisidir?
Bu ülkeye hizmet etmiş, kıymetli eser ve iz bırakmış bütün şair ve yazarlarımızı seviyorum. Bazen katıldığım toplantılarda, bulunduğum okullarda sohbet esnasında öğrenciler, gençler bunu sorarlar. Ben de söylerim. Yahya Kemal’i, Necip Fazıl’ı, Cemil Meriç’i, Sâmiha Ayverdi’yi, Safiye Erol’u, Ahmet Hamdi Tanpınar’ı, Bahaeddin Özkişi’yi, Abbas Sayar’ı, Ziya Osman Saba’yı, Asaf Hâlet Çelebi’yi, Muallim Naci’yi ve daha birçok edebiyatçıyı çok severim. Bunların çoğu hakkında biyografi kitapları yazdım. Ama bana “En çok sevdiğiniz şair veya yazar kimdir?” sorusunu yönelttiğinizde cevabım şöyle olacaktır: “Mehmed Âkif Ersoy.” Gerçekten olağanüstü bir kişilik, abide bir şahsiyet, üstün bir edip ve öncü. Erdemli, dürüst, samimi, inançlı, kararlı… Âdeta bütün güzel hasletleri, iyi huyları üstünde taşımış ve bunları yaşamış bir fazilet, ahlak ve iman anıtıdır Mehmed Âkif.
Bir yolculuğa çıktığınızda okumak için yanınıza aldığınız üç kitap nedir?
Şayet genel olarak soruyorsanız. O zaman şöyle sıralayayım: Kur’an-ı Kerim, Hadis Külliyatı, yani Peygamber Efendimizin Sözleri. Ve bir İslam âliminin eseri. Ama edebî eserler arasında soruyorsanız. O zaman da şöyle diyeyim: Önce Mehmed Âkif’in Safahat’ını alırdım. Ardından Yahya Kemal ve Necip Fazıl’dan birer eser seçerdim. Çünkü bu üç şairimizi çok severim. Bunlar sadece olağanüstü şair ve yazar değiller aynı zamanda sağlam düşüncelere sahip olan fikir adamlarımızdır. Üçü de mütefekkirdir. Yol açıcı, ufuk işaretçisidir. Bir isim daha ilave etmem gerekirse dördüncü kişi de yaşayan büyük şair, sanat, fikir ve dava adamı üstat Sezai Karakoç olur.
Edebiyat bir sinema filmi olsaydı adı ve konusu ne olurdu sizce?
“Üç Günlük Hayat” da diyebilirdik, “Fani Dünya” da denilebilir. Edebiyat hayatın aynası olduğuna göre, dünyanın gelip geçiciliğini de anlatması gerek. Ama sonsuz bir hayatın da bekleme salonudur şu köhnemiş dünyamız. Bu bakımdan esasen çok değerlidir. Sonsuzluk âlemini, yani ahiret hayatını güzel yaşamak istiyorsak bu dünyada iyi hazırlık yapmamız ve Yaradan’ın emirlerine uymamız gerekiyor. Başka çaremiz de yok zaten. Önemli olan bu hayatı güzel, anlamlı ve faydalı bir şekilde yaşamaktır. İnsanlığa hayırlı hizmetlerde bulunmaktır.
Yazarlığın okulu var mıdır?
Yazarlığın okulu olarak “Edebiyat Fakültesi”ni gösterenler var. Ama bu kesin değil. Bizim sınıfımızda yaklaşık 50 kişi vardı. Şimdi dönüp bakıyorum da bu arkadaşlarımızdan ancak 5’i yazıp çiziyor. Çoğu öğretmen veya öğretim üyesi oldu. Farklı alanlara kayanlar da var. Yani yazarlık bir nasip meselesidir. Demek ki edebiyatın öğretildiği fakülteden mezun olanların da yazar olma garantisi yok. Peki günümüzde revaçta olan kursların var mı? Onlarında yok. O kurslardan birini ben 14 yıldır veriyorum. Ama adını “yazar okulu” olarak kullanmadım. Bu bana göre doğru bir ifade şekli değil. Biz “Yazı Editörlük ve Medya Kursu” dedik. Yaklaşık 50 ayrı türü işledik. Çok da faydalı oldu. Bu kursumuza yaklaşık 1000’den fazla öğrenci geldi. Dersleri düzenli takip ettiler. Belge aldılar. Bu öğrencilerimizden yaklaşık 100 arkadaşımız kitap çıkardı. Dergi çıkaranlar var aralarında. Gazetelerde, dergilerde ve yayınevlerinde çalışan, hatta televizyon programı yapan mezunlarımız var… Diğer arkadaşlarımız da kitap okurken daha seçici olmaya başladılar. İyi, doğru ve kalıcı kitapları düzgün seçiyorlar. Yani rastgele okumuyorlar. Edebiyatın önemini kavradılar, iyi yazarları tanıdılar. Bu bakımdan ben kursların genelde faydalı olduğuna inanıyorum. Ama ciddi kurumların organize ettiği kurslar olmak şartıyla…
Yazar olmak isteyenlere tavsiyeniz nelerdir?
Önce şuna inanmak lazım. Yazar olmak bir talih, bir kader. Herkese nasip olmayabilir. Her kitabın da bir kaderi vardır şüphesiz. Buna inandıktan sonra şuna söyleyebilirim: Yazı Masası kitabımda yazar olmak ama ondan önce de iyi bir okur olmak isteyenlere tavsiyelerimi derli toplu bir biçimde sıraladım, yazdım. Sadece tavsiyeler değil az önce bahsettiğim Yazı kursumuzun notlarını da bir araya getirdim bu kitapta. Salgın sürecinde iki yıl boyunca o notları yeniden gözden geçirdim, gereksiz bölümleri ayıkladım, ilaveler yaptım ve ortaya Yazı Masası adlı güzel bir kitap çıktı. Bugünlerde Akıl Fikir Yayınları tarafından kültür ve edebiyat dünyamıza kazandırıldı. Bu kitabımı bilhassa yazı yazmaya meraklı olan gençlerimize tavsiye ediyorum. Yazı Masası’nda okurken ve yazarken dikkat edilecek bütün hususlar var. Bunun için taradığım yüzlerce kitaptan önemli alıntılar bulunuyor. Kitabın sonuna en çok kullanılan kelimelerin doğru yazılışını minik bir sözlük hâlinde ekledim. Yüzlerce kitabı ve yazarını tavsiye ettim. Benim de okuduğum, faydalandığım kitaplardı bunlar. İnanıyorum ki Yazı Masası’nda önerilen kitapları okuyanlar, daha seçkin kitapları okuyacak, daha anlamlı çalışmalarda bulunacaklardır. Bu kitapta 41 yılın birikimi ve 14 yılın eğitim sürecinin ürünleri toplu olarak bir araya getirildi. Umarım sizler de okur ve incelersiniz. Okuduktan sonra da bir değerlendirme veya eleştiri yazısı yazarsınız. Bunu sizden bekleyeceğim. Okumayı ve yazmayı seven herkese sağlıklı, bereketli, huzurlu, hayırlı ve kitaplı ömür diliyorum. Son olarak İbrahim Hakkı Hazretleri’nin anlamlı beytini sizinle paylaşmak isterim: “Mevla görelim neyler / Neylerse güzel eyler.”