-Akif Yılı Münasebetiyle-
Cihan Okuyucu
-Ey büyük şair!
Bu gün takvim yapraklarına sordum. Hayret, ebedîyete göçüşünün üzerinden tam 78 sene geçmiş! Oysa sen adınla ve eserinle hâlâ ne kadar içimizdesin ve ne kadar dirisin. Buna neye şaşmalı. Değil mi ki her milletin bir tek istiklal marşı ve bir tek millî şairi vardır. Ve bu bahtiyar şair sensin. Okula adımını atan her vatan evlâdının öğrendiği ilk şiir senin şiirin ve ilk isim senin ismindir. O şiir ki her sabah al bayrakla birlikte yükselir ve vatan ufkunda dalgalanır. Türk çocuklarına senin “korkma” diye haykıran sesin güven verir. Bu marşla onlara her gün vatanı kurtaran o yüce ruhu tekrar aşılar, o milli zaferi yeniden yaşatırsın.
Bir zaman Anadolu’nun fakir bir kasabasındaki fakir bir evin misafiri oldum. Gece yatağımın başucundaki etajerde ihtiram örtüsü altında iki kitap buldum. Biri İlahi beyandı, diğeriyse -ilhamını ondan alan- senin kitabın. Ürperdim. Acaba bu şeref başka hangi şaire nasip olmuştur. Ve kim bilir meraklı bir bakış daha kaç Anadolu evinde aynı manzarayla karşılaşır. Bu inanılmaz hadise nasıl gerçekleşti!. Nasıl oldu da az okuyan bir toplumun hayatına şiiri sokabildin.. Şiir denen o kutup yıldızını, o ancak bir avuç insanın tatma lüksüne sahip olduğu müstesna zevki bütün bir milletin irfan sofrasına indirebildin.. İşte bugün zihnim Safahatının satırları arasında bunun sırrını arıyor.
Ey rehber şair !
Çocukluğumda bir tek şiirinle tanımıştım seni. Gençliğimde fikir dönemeçleri arasında bocalarken bir rehber gibi tekrar karşıma çıktın. Önce hayat hikâyenle büyüledin beni. Süleyman Nazif, Mithat Cemal, Emin Erişirgil, Mahir İz, Nurettin Topçu ve ruh ikizin Ertuğrul Düzdağ. Seni resmeden her kalem bir karakter abidesi çiziyor, seni anan her dudak ihtirama duruyordu. Sen adam gibi adam olmanın müşahhas numunesiydin. Söz nedir, şeref nedir, dava nedir, vefa nedir? Daha çok bir destanı andıran hayat tarihçen bütün bunların örnekleriyle doluydu. Sen sırtındaki paltoyu ilk karşılaştığı fakire verecek seciyedeki adamdın. Sen bir haksızlığa uğrayan iş arkadaşı için istifayı göze alan, yetim kalmış bir dostun çocuklarını evlatların arasına katmakta tereddüt etmeyen vefa eriydin…
Eserine gelince. Başlarda dilin ben yaştaki biri için biraz ağırcaydı. Lakin sayfalar çevrildikçe önümde aydınlandı, aradaki mesafeler kalktı. Bu eserde ben ve benim neslim kendimizi yeniden bulduk. Yeniden bulduk; zira eser bizden ve bizim buhranlarımızdan bahsediyor, kolumuzdan çekiştiren çeşitli fikir akımları arasında bize gidilecek yolu gösteriyordu. Sanki bir şiir kitabı değildi bu; şiir kitabının çok ötesinde bir şeydi. Sonra bunun sebeplerini anladım.
Ey büyük dava adamı !
Anladım ki senin için şiir bir telkin vasıtasıydı ancak. Şair olmaktan önce dava adamıydın sen. Seni, senin özleyişlerini, öfkeni kırıklıklarını, isyan ve küfürlerini anlıyor, mısralarında seni ve kendimi buluyordum.. Yaşadığımız günlerde ümmetin elmas çağları artık bin yıl ötedeydi. Belleri demir kuşaklı muktedir cihan pehlivanlarının ruy-ı zemini ayaklarıyla titrettikleri altın ve gümüş çağların üzerinden de çok asırlar geçmişti. Kendi kültürüne imanla bağlı o nesillerden birkaç kuşak sonra Devlet-i aliyyenin çatısından ilk kiremitlerin düştüğü bakır günler geldi. İlk şüphe kurdu gövdeye düşmüştü artık. Oğlunu eve çağıran Nabi, çiğ gerçeklere tahammülsüzlüğünü küfre vardıran Nefi o devrin buhranlı aydınlarıydılar. Sonra kriz derinleştikçe dönem aydınlarının buhranı da derinleşmiş çürüme içe işlemişti. Bize ait hiçbir şey iyi değildi artık. Sentez dönemi bile geride kalmış, inkâr merhalesine gelmiş dayanmıştık. Aydınların güneşi batıdan doğmaktaydı şimdi.. Sadece devletin siyasi çatısı değildi başımıza çöken. Bu neslin iman ve güven sütunları da çökmüştü. Kömür çağı, katran çağıydı yaşadığımız. Şiiriyle büyük, imanıyla küçük bazılarımızın gözüne kadim tarihimiz bir hata ve günah yumağı gibi göründü. Şehirlerin en güzeli bile bu gözlerin önünde kapkara bir renge büründü. Bizi kurtaracak kahramanı düşman ülkesinde aradık ve Promete’den medet umduk. Ama sen bu Promete’nin karşısına bizim mahallemizin bir delikanlısıyla, Asım’la çıktın. Biraz para karşılığında Protestan zangoçluğundan utanmayan bu müstağrib vaizlerin idlaline Asımla, Köse İmamla karşı koydun. Aslında muarızlarınla pek çok noktada birleşiyordun. Farklı tarafın gösterdiğin reçetedeydi. O yüzden sen de Asım’a –bambaşka amaçlarla-Berlin yolunu göstermiştin. Bir yandan Fatih ve Süleymaniye Camii ya da ata yadigarı bir sebil karşısında milli mefahir hisleriyle coşuyor: “Bir zamanlar biz de millet hem nasıl milletmişiz” diyordun. Diğer taraftan zillet içindeki bu güne döndüğünde, gördüğün maddi ve manevi sefalet seni kahrediyor çıldırtıyordu. Mensup olduğun halkı asırlar süren uyuşukluktan, miskinlikten uyandırman lâzımdı. Onun için şiirini bazen okuyucunun suratında şaklayan bir kırbaç, ya da değnek gibi kullandın. Cihanda en beğendiğin meslek de buydu zaten: “Sözüm odun gibi olsun hakikat olsun tek.” Şiirin İsrafil’in suruna benziyordu; öylesine uyarıcı ve ürkütücüydü. Haksızın, zalimin, batı mukallidinin ve sahte sofunun karşısında dilin Nefi gibi sivrildi, keskinleşti. Şeriatı nefsine hadim kılanların maskesini indirmek, tevekkül namı altında, “ Hudayı kendine kul yapan” saygısızlara haddini bildirmek görevindi. Şiir üslubunu ve dilini işte bu ihtiyaçlar belirledi. Bunun için –şahsen zevk almakla beraber- altın çağların aydın eğlencesi olan şiirini kuyruğundan tutup yere indirdin. Onu sefil sokak aralarında gezdirdin. Küfecinin, sarhoşun, berduşun, hasta çocuğun, külhanbeyinin ve mahalle karısının dili haline getirdin. Yine de şiirin düşmanı olan bütün bu argo ve bütün bu ideoloji senin sözlerini işporta malı propaganda manzumeleri haline getirmedi. Çünkü şiirin sırrına ermiş, kelama ruh vermiştin. Ve çünkü sen bir kelime virtüözüydün. Yaşayan dilin canlı kelimeleriyle Natüralist bir ressamın fırçasıyla yapamadığını yaptın, çiğ ve çirkin hakikati gözümüzde canlandırdın. Ya vezin kudretine ne demeli. Acem aruzu senin elinde artık milliyet değiştirmiş ve en az hece kadar milli ve bizim olmuştu.. Şimdi “Failatun devri kapandı” diyenlerin kulakları çınlasın.
Ey büyük lirik !
Sen fikir adamıydın, akıl ve irade adamıydın. Şiirin de başta bu kılıkta zuhur etmişti. Sonra Balkan felaketi gelip çattığında ve Kosova kanlı bir ovaya dönüştüğünde bizi lirizminle şaşırttın. Çanakkale şehitlerini anlatan mısraların bir yanardağdan fışkırmışa benziyordu. İşgal ve Milli mücadele yılları gelip çattığında milletin zaferine olan inancına asla halel düşmedi. Camiden camiye vaazdan vaaza koştun. “Korkma” diyen sesinle imanı sarsılan gönüllere kuvvet iksiri akıttın. Ve senin imanınla beslenen Asımın nesli yurdunu çiğnetmedi, inşallah bundan sonra da asla çiğnetmeyecek.
Ey büyük vatan-cüda !
Gün geldi, kendi kendini mahkum ettiğin gurbet yılların başladı. Suç senindi ve sen de bunun farkındaydın. Kendine çatarak diyordun ki:
Asrın hani yüz kıble değiştirse şuunu
Tek ibre bilir kendisi ancak, o da burnu.
Bin söyle onun doğrusudur, vechesi şaşmaz
Her satvede sürçer yıkılır sulhe yanaşmaz
Bu dönemde şiirine ayrılıklar, kırıklıklar gölgeler düştü. Bu eserlerinde senin iç ürperişlerini, sızlanışlarını, serzenişlerini hülasa insan yanlarını daha çok gördük ve diğer eserlerindeki heykel Akif kadar bu Akif’i de sevdik. Nihayet.. Nihayet her insan gibi bu dünyadaki çilen bitti ve İlahi ikram yükünün kördüğüm olmuş bağını çözdü. Hem de arzu ettiğin gibi vatan topraklarında ve arzu ettiğin yaşta.. Ömrün boyunca izinden ayrılmadığın kutlu rehberine vefatınla da tabi oldun.. Naşını her faniye nasip olmayan bir sevgi halesi kuşattı ve başlar üzerinde yükseltti.
Ey vatan şairi ve vatanlaşmış şair !
Sağlığında dostların senin dostluğunun zorluğundan bahsederler. Okuyucu dostların için de öylesin. Seni tanıdım ve bu tanıma bana pahalıya mal oldu. Zira sen sorumluluk sahibi her vatan evladının sırtına ağır bir yük yüklersin. Sen Birçok büyük sanatkârın aksine yakından da uzaktaki kadar büyüksün. Eserin kadar hayatınla da güzel ve yükseklerdesin.. Sözü ne diye uzatmalı.. Bu milletin sana olan sevgisini merhum Serdengeçti’nin şu ifadelerinden daha iyi hangi cümleler anlatabilir:
“ Acaba hangi kelime hatta isim, anam babam da dahil bana Akif’in ismi kadar dokunuyor? Hiçbiri! Hiçbir kimse bu vefalı memleket evladı kadar bende sevgi ve saygı uyandırmamıştır. O gönüllerimizin rakipsiz sultanıdır. Ona bizim Akif’imiz diyoruz. Tıpkı “Bizim vatanımız” der gibi.!
