Hacamat

Mahmut Kaplan

Aralık ayının son günleri, soğuk bir gecenin sabahı, güneş ortalığı aydınlatmış, evin içini ışığa boğmuştu. Gazetesinden başını kaldıran Nail, canlanan caddeden gelip geçenlere bakarken, bir baston sesi ile irkilmişti. Yaşlı bir adam bastonuyla caddeyi tokatlarcasına gidiyordu. Kulaklarında uzaklaşan bu baston sesi ile Nail, pencerenin önünde çakılıp kalmıştı…
Ilık bahar güneşi ile topraktan hafif bir buhar karışıyordu yeni açmış badem çiçeklerinin arasından. Yarın kenarında hafif esen rüzgârla ürperen çocuk, önündeki kaya parçasına gözlerini dikmiş duruyordu. Birkaç metre ötesinden gelen bir ıh sesi ile döndü; arkadaşı kocaman bir kaya parçasını yardan aşağı yuvarlamaya çalışıyordu. Kaya bana mısın demiyor, yerinden bir milim ayrılmıyordu. Çocuk iri iri açılmış gözlerle kayayı zorluyordu. Nail, arkadaşına şöyle bir baktı, önündeki kayaya bütün gücüyle yüklendi, bir iki, üç kaya hafif çıtırtılarla hareket etti. Bir daha, bir daha derken, zaten yarın kenarındaki kaya gürültüyle bodur yabani badem ve fıstık ağaçlarının arasında aşağı doğru yuvarlanmaya başladı; önüne ne gelse devirip yuvarlana yuvarlana giderken sarstığı dalların arasından kuşlar telaşla kanat çırparak havalanıyor, Nail ve arkadaşları keyifle çığlıklar atıyordu. Kaya yuvarlana tekerlene yarın dibine ulaştı. Hafif esen rüzgârdan başka ses duyulmuyordu. Kayasını yerinden kımıldatamayan çocuk, yeniden gücünü toplayıp itmeye başladı. Nail, yanına gitti ve kayayı birlikte itmeye başladılar. Kaya yerinden istemeyerek ayrıldı ve uçurumdan aşağı hızla inerken çocukların sevinç çığlıkları vadide yankılanıyordu. Büyük bir zaferdi…
Vadiden aşağı düşe, yuvarlana inip kayanın açtığı yaraları görmeye giden çocuklar, kayalığın zirvesine doğru yabani kuş yuvalarına baktılar. Kaya dik ve yüksekti. Tehlikeliydi tırmanmak, ama her oyuk bir fetihti onlar için. Ne yapıp edip oyuğa çıkmalıydılar. Merak, içlerini kemiriyordu. Bu, yukarıda bir canavar heybetiyle ağzını açmış oyuğun içinde ne vardı? Kim tırmanabilirdi? Birbirlerine bakan çocuklar, sözleşmiş gibi kayaya tırmanmaya başladılar. Dik, duvar gibi kayanın orasında burasında buldukları çıkıntı ve girintilere tutunarak yukarı çıkmaya başladılar. Nail, son bir gayretle kan ter içinde kendini oyuğun içine attı. İncecik topraktı oyuğun zemini, gözleri karanlığa alışınca oyuğun boş olduğunu gördü. Diğer arkadaşları da geldi. Yüzlerinde bir zafer kazanma heyecanı belirmişti. Oyuk boştu, akbabalar yoktu. Olsun, kayaya tırmanmış, sonunda oyuğun içine girmeyi başarmışlardı ya…
İniş, çıkıştan daha zordu, çığlık çığlığa indiler kayadan aşağı, düşme tehlikeleri atlattılar, ayakları yere bastığında derin bir nefes çektiler. Kolları, dizleri sıyrıklarla haritaya dönse bile umurlarında değildi. Vadinin derinliklerine doğru koşmaya başladılar. Taze otların arasından çukurlarda biriken suların başına vardılar. Ellerini yıkadılar. Su soğuktu, vadinin içi yukarılara göre daha sıcaktı. Yemlik, yemişan, kuzukulağı ne buldularsa topladılar. Düz bir kayanın üzerinde, çıkınlarındaki ekmeği ve tuzu çıkarıp bağdaş kurdular. Yufka ekmeği, tuz ve yenebilen yeşil otlar… İştahla dürüm yapıp yediler.
Uzaktan inek böğürmeleri, kuzu melemeleri geliyordu. Karınlarını doyurduktan sonra bağıra çağıra vadiden yukarı tırmanışa geçtiler. Kuzuları, inekleri bıraktıkları gibi buldular. Kuzular yeni bitmiş taze otları otlarken, onlar yorgun bedenlerini taze çimlerin üzerine bıraktılar. Toprak kokusu hoş bir rehavet veriyordu. Uyku, göz kapaklarını zorluyor, rüzgâr bir ninni sıcaklığı içinde saçlarını okşuyordu.
Uykularını canhıraş feryatlar böldü. Köyden onlara doğru gittikçe yükselen yürek paralayıcı feryatlar… Korkuyla sıçradılar yerlerinden. Bir kalabalık geliyordu kendilerine doğru. Kadın erkek, çoluk çocuk, ağlayan, saçını başını yolan bir kalabalık… Ne olduğunu anlayamadılar, uykulu gözlerle baktılar gelenlere; yaklaştıkça yüzler belirmeye, simalar anlam kazanmaya başladı. Yaklaştıkça seçmeye, tanımaya başladılar. En başta saçını başını yolarak gelen çobanın karısını fark ettiler.
Kalabalık yanlarından hızla geçti, peşlerine takıldılar; onlarla koşmaya başladılar. Vadinin derinliklerinde bir kayanın dibinde kalabalık yığılıp kaldı. Feryatlar ağıtlara dönüştü. Küçücük gövdeleriyle kalabalığın arasından ileri doğru başlarını uzattılar. Bir dehşet kapladı ortalığı. Yaşlı çoban kanlar içinde, cansız yatıyordu. Büyüyen gözlerle baktılar. Büyükler derhal onları geri püskürttü. Gördükleri yetmişti. Korkmuşlardı. Yaşlı çobanın görüntüsü gözlerinin önüne çakılıp kalmıştı.
Herkes bir şey söylüyordu: Köy çalkalanıyordu: Yaşlı çoban ölmüştü. Birileri kesmişti adamcağızı. ‘Neden’ sorusunun cevabı yoktu. Kimseyle alıp veremediği yoktu. Kendi halinde bir ihtiyar; sabah, gün ışımadan sürüleri alır, otlaklarda akşama kadar dolaştırır, gün batımında köye dönerdi. Vadinin iki yamacına kurulmuş köye sürülerin girişi büyük bir velvele koparırdı. İlk koyunlar yokuş aşağı inmeye başlayınca kuzuların melemeleri, oğlakların dört tarafa sıçrayarak avlu çitlerini zorlamaları görülmeye değerdi. Ne olmuştu çobana? Kim, niçin canına kast etmişti?
Akşam, karanlık çarşafını köyün üzerine yayınca; gaz lambaları, küçük pencerelerden ışımaya başladı. Evlerin pencereleri küçücüktü. Işık, belli belirsiz bu menfezlerden sızar, karanlığın içine usulca sokulurdu. Herkes evlerine çekilmiş, akşam sofralarına kurulmuş olurdu. Sofralarda çoban konuşuluyordu. Çobanın kanlara bulanmış cansız bedeni, gözlerin önünden gitmiyordu. Yatsı ezanıyla sokaklar hareketlendi. Ayak sesleri sokak aralarından camiye doğru yoğunlaşmaya, daha net duyulmaya başladı. Minaresiz caminin hoparlöründen cızırtılı bir ses yükseldi: Allahu ekber, Allahu ekber… Bu ses karanlığı dalga dalga sarsarak vadiden aşağı, tepelerden yukarı yayılmaya başladı. Ayak sesleri çoğaldı. Bir ayak sesine kulak kesildi Nail, bir baston tıkırtısıyla, her gün aynı saate oradan geçen Bayram’ın ayak sesi. Bu baston tıkırtısını nerde duysa tanırdı.
Bayram, köyün bir ucunda otururdu. Her vakit bastonunun eşliğinde camiye gelirdi. Bastonu onun rehberiydi, gözüydü. Gözlerini kaybetmişti Bayram ilkokul üçte. Gözleri rahatsızlanmıştı. Köye her yıl gelen bir kadının yaptığı koca karı ilacını gözlerine sürüp haftalarca bağlayıp bırakmış, açtığında tamamen kör olduğunu anlamıştı. Bayramın buğday benzi solmuş, yüzüne karanlık bir hüzün çökmüştü. Bu olaydan bir yıl sonra köye gelen Nail, Bayramla kaynaşmış arkadaş olmuştu. Bayram, dünyasını karartanlara kızıyor ama elinden bir şey gelmiyordu. Gözleri görmese de içi aydınlıktı. Bana namazı öğret demişti Nail’e.
Nail bildiği sureleri ezberletmiş, sıra namaza gelince haydi birlikte kılalım, sen bana bak ben ne yaparsam sen de aynısını yap diye de uyarmıştı. Bu uyarıyı ne zaman hatırlasa kulaklarına kadar kızardığını, içini bir utancın kapladığını hissederdi. Bayram nasıl baksındı ona? Hangi gözlerle onu gözlesindi? Nail, hemen, sözü değiştirip şimdi önce ayağa kalk, ellerini kulaklarının hizasına getir ve Allahu ekber de… Caminin hoparlöründe Lailaheillalah sözü yankılanırken Bayram da caminin kapısından içeri girdi.
Caminin içinde gaz lambası direnen karanlığı zayıf ışığıyla kovmaya çalışırken, cemaat içeriye doluşup yerini aldı. Sünnetten sonra farz ve cami çıkışı… Muhtar, avluda biriken kalabalığa anlattı: Yaşlı çoban, nerden aklına esmişse hacamat olmaya karar vermiş ancak kesikte ölçüyü kaçırınca kanı durduramamış ve kan kaybından ölmüştü.
Nail, hacamat ne, diye sordu babasına. Kan akıtmak, diye cevap verdi babası. Vücudun bazı yerlerinden şifa için kan akıtmak. Genelde baharda yapılır, kan tazelensin, vücut sağlık bulsun diye. Ama bunu bilen birinin yapması gerek. Yoksa sonu böyle ölümle bitebilir. Çok tehlikelidir bilmeyenler için. Nail’in gözlerinin önünde kanlara bulanmış bir ceset, çobanın zayıf çehresine dağılan zavallı bir görüntü…
Baston sesi karanlıkta tok seslerle uzaklaşıp kayboldu. Gece, bütün karanlığıyla köye abandı, tek tük yarasa uçuşları ve uzakta baykuş ötmeleri dışında ses seda çekildi. Köy derin bir uykuya daldı. Rüyasında kayalarla, badem ağaçlarıyla köşe kapmaca oynadı Nail. Rüyanın en tatlı yerinde çobanın cesedi, kayanın dibinde kıvrılmış yatan cesedi gelip durdu. Nail, kan ter içinde yatağından sıçradı. Kısılmış gaz lambasının ışığında odadaki eşya hayal meyal seçliyordu. Kalktı bir su içti. Babası üzerine çektiği yorganın altında bağdaş kurmuş, ellerini açmış dua ediyordu. Babası her gece, uykunun bir yerinde kalkıp namaz kılar, yanaklarından süzülen yaşlarla mırıl mırıl Kur’an okurdu.
Kimi geceler hafif sesle okuduğu Kur’an zemzemeleri içinde güzel rüyalara daldığını hatırlardı Nail. Rüyalarda babasının anlattığı öyküleri yaşar, sahabelerin cenklerine katılır, mübarek yüzlerini görür, ya da gördüğünü sanırdı. Kimi zaman rüya ile hayal birbirine karışır, bu tatlı karışıklık içinde uyanırdı. Nail’le göz göze geldi, gülümsedi, başıyla uyu işareti yaptı. Nail, büyük bir güvenle yatağına uzandı, gözlerini yumdu, kendisini uykunun yumuşak, tatlı kollarına bıraktı.
Pencereden dışarıyı seyrediyordu Nail. Soğuk bir aralık günüydü. Kış güneşi yüzünü göstermiş, ortalığı aydınlatmış ama ısıtamamıştı. Ağaran saçlarını elleriyle taradı, kendisini yıllar öncesine götüren rüzgâr uğultuları arasında dimdik gözleri sabit bir noktaya takılı öylece kalakalmıştı. Kulaklarında Bayram’ın baston tıkırtıları. Bu ses kulaklarında gittikçe artan tonda yankılanıyor, Bayram’ın ışığı sönmüş gözleri, ifadesiz bakışları, birlikte sohbet ettikleri günlerin karaltısı bir yumruk gibi içinde çöreklenmişti. Bayram evlendirilmiş, çoluk çocuğa karıştığını annesi söylemişti. Hastalığı nüksedince hastaneye kaldırılmış, beyinde tümör olduğu anlaşılmış ameliyat edilmişti. Gözlerini kör eden o habis tümör alınmış ama görme gücü geri gelmemişti.
Bir daha Bayram’ı görmedi. Ameliyattan bir süre sonra hastalık yayılmış, Bayram vefat etmişti. Nail’in gözlerinin önünde, Bayram’ın aydınlık yüzünde parıldayan imanının yaydığı tebessümü belirdi. Dışarı baktı, otomobiller gürültüyle caddeden kayıp gidiyorlardı. Kulaklarında bir baston tıkırtısı, yüreğinde bir buruk tat bırakarak akıp gidiyordu. Gayri ihtiyari dudaklarından, Bayram, bana bak, ben nasıl kılıyorsam sen de öyle namaz kıl. İçini utançla karışık bir hüzün kapladı…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir