Cihan OKUYUCU
Asrımızın büyük düşünürlerinden Toynbee, İkeda ile yaptığı kitaplaşmış uzun söyleyişinde (Yaşamı Seçin, Ankara Üniv. Yay.)günümüz insanlığının içinde bulunduğu şu temel paradoksa dikkat çeker. Bu çağın insanı olan bizler atalarımıza göre çok daha bilgiliyiz fakat daha ahlaklı değiliz. Bu yüzden erişmiş olduğumuz bilgi ve teknoloji bir silah gibi yine kendi kendimizi tehdit eder hale gelmiştir. Medeniyetimizin kendi kendisini mahvetmemesi için bu bilgiyi kaldıracak bir ahlak omurgasına ihtiyacı vardır. Diğer taraftan mademki dünya global bir köy haline gelmiştir ahlaki değerlerin de bütün insanların paylaştığı ortak hümaniter değerler olması lazım gelir. Peki ama bu ortak değerleri nereden bulacağız? Düşünürümüz bunun için en iyi kaynağın yine mevcut büyük dinler olduğu fikrindedir. Ne var ki Toynbee’ye göre dinlerin çatışmacı bir yanı da vardır, dolayısıyla bu özellikleri ayıklanmalı ve bir nevi ıslah edilerek ehlileştirilmelidirler. Bizce bu tavır tipik bir seküler bakış tarzıdır. Dinin ilahi olduğuna inanan bir mümin için dine müdahele etmek söz konusu olamaz. O halde sorumuz şu olmalıdır? Globalleşmenin zaruretine inanan bir fert yahut toplum kendi dini değerlerine bağlı kalarak evrenselleşebilir mi? Başka kültürlerle yan yana ve barış içinde yaşayabilir mi? Sözgelimi islam böyle bir paylaşıma açık mıdır? Bu kısa yazımızda 13.yy.da Anadoluda yaşamış 3 sufiden hareketle bu sorunun cevabını arayacağız.
Fikirlerine başvuracağımız üç sufiden biri gerek eserleriyle gerek Mevlevilik diye bilinen tarikatıyla bütün dünyada çok tanınan bir şahsiyet olan Mevlana Celaleddin Rumidir. (1207-1273)Onun fikri takipçileri ve çağdaşları olan diğer ikisi ise Türkçenin en büyük şairlerinden olan Yunus Emre(1240 -1320) ile Garipname isimli büyük bir Mesnevi yazmış olan Aşık Paşa(-1332)’dır. Aşık Paşanın Garipnamesi daha sistematik bir yapıda olduğu için biz her üç sufide paralel olan hümaniter fikirleri öncelikle bu eseri merkeze alarak incelemek istiyoruz.
Bir mühendis kafasına sahip olan Aşık Paşa 10 bin beyti aşan hacimli eserini oldukça ilginç bir sistemle yazmıştır. Yazar kütüphanecilikte kullanılan 10’lu Dewey sistemi gibi her rakamı bir konuya tahsis etmiştir. Sözgelimi -kendi içinde de 10 kısma ayrılan – ilk bölümde konu birlik ve bir olan şeylerdir. İkinci bölümde ikiler, üçüncü bölümde üçler vs. ele alınmıştır. Yazar ilk bölümde birliğin önemine vurgu yapar ve çeşitli örnekler verir.Buradaki birlik şüphesiz öncelikle tasavvufi bir kavramdır. Ancak yazar bu kelimeye aynı zamanda ;politik, sosyal ve pratik bir mana yükler. Buna göre Tanrı birdir ve birliği sever. Aslında -Budizm anlayışına benzer tarzda-insan da dahil gelmiş ve gelecek her şey tek bir bütünün parçasıdır ve insan bu evrensel birlikle uyum içinde olmalıdır.
Aşık Paşa insanların birliğini ve sürekliliğini çeşitli benzetmelerle açıklar: Buna göre insanlık bir bedene benzer , her insan da birbirlerini tamamlamaları bakımından bu bedenin uzuvları gibidir.
271 Baş gibi vü göz gibi kulak gibi
Dil gibi hem el ü hem ayak gibi
272 Her birisi bir şekil yumuşdadır
İlla baksan kamusı bir işdedir.
Bu insanlık bedeninde; Hz.Adem ayak, gemi yapan Nuh el, Tanrı ile konuşan Musa dil, Davut kulak, İbrahim göz, her dilden anlayan Süleyman gönül, ölüleri dirilten İsa ruh, peygamberlerin sonu olan Hz.Muhammed başı temsil eder. Şairin bu benzetmelerden asıl amacı insanın bir parçası olduğu diğer insanlara karşı görevlerini hatırlatmaktır. Mesela insanda iki göz vardır ama bunlar birlikte bakarlar,birlikte uyurlar, birlikte gülüp birlikte ağlarlar. İnsan da böylece başkalarının acısına sevincine ortak olmalıdır.Sufiler arasında çok yaygın olan bu fikir en iyi ifadesini yine 13. asrın şairi olan Şeyh Sadinin şu mısralarında bulmuştur:
Beni adem aza-yı yek-digerend
Ki ez-aferineş zi-yek gevherend
Çü uzvi be-renc avered ruzigar
Uzvha-yı digerra nemaned karar
(İnsanlar bir beden ve her insan bu bedenin azası gibidir. Çünkü insanların hepsi aynı kaynaktan gelmektedir. Eğer bedendeki bir organ hastalanırsa diğer organlar da rahatsız olurlar.) Buradaki mesaj açıktır:Sen de bir organ hükmündesin; o halde hemcinslerinin acılarına lakayt kalma!
Aynı fikir Mevlanada şu çarpıcı cümleyle ifade edilir: “Benim tek bir canım, yüz bin tenim var.. Binlerce insan gördüm ki ben onlar olmuşum sanki. Onların arasında yalnız kendimi göremedim.” (Rubailer, 954, 1067)
Medresede baş hoca olan Mevlananın gezgin bir derviş olan Şemsle dostluğu bir çok menkıbenin konusu olmuştur. Aşağıdaki menkıbe yukarıya aldığımız cümlenin de izahı gibidir. Talebeleri hocalarını Şemsten kıskanır ve ona sorarlar:
-Sen zaten bu asrın ilimde ve fazilette biriciğisin. O halde bu fakir ve cahil dervişten ne öğredin ki onun etrafında pervane olmadasın. Mevlana onlara şu cevabı verir:
-Ben Şemsi tanımadan önce, dışarıda aç insanlar dolaşırken yemek yer , çıplak insanlar kış soğuklarında üşürken ocak başlarında ısınırdım. Şimdi ocak başında bile olsam dışarıda çıplak bir insan oldukça ısınmaz oldum, zengin sofralarda da otursam dışarıda açlar dolaşırken doymaz oldum. İşte Şems bana bunu-yani insanların bir parçası olduğumu hissetmeyi- öğretti.
Tekrar Garipnamedeki bütün insanların ve peygamberlerin birbirlerini tamamladığı fikrine geri dönelim. Pekala her insan ve her peygamberin farklı özellikler taşıdığını dolayısıyla aralarında böyle bir birlik olmadığını düşünebiliriz. Aşık Paşa’ya göre birlikten kasıt fikirde birliktir, yoksa aynı amaca farklı yollardan gidilebilir. Bu yüzden zahiri farklılıklara aldanmamalı içteki birliği yakalamalıdır.. Şair farklılıktaki birliğe örnek olarak insana kendi eline dikkat etmesini salık verir. Eldeki bütün parmaklar tek bir bilekten-kökten çıkmış ve farklılaşmıştır. Görünüşte hiç biri diğerinin aynı değildir. Ama bu farklılık yanıltıcıdır. Zira bir iş söz konusu olunca bunların hepsi aynı gaye etrafında kenetlenirler. Aynı kökten gelen ama daha sonra meslek ve meşrepçe farklılaşan insanlar da elin bu yapısını model almalı ve ortak insani gayelerde tekrar birleşmelidirler.
Yazarın bu fikre verdiği diğer bir örnek de sudur. Yeryüzündeki bütün sular tek bir sudan çoğalmış dağılmışlardır:
441 Bir denizdendir kamu sular başı
Dağıluben tuttular dağı taşı
Her su damlası aslına geri dönmek ister ama tek başına bunu başaramaz; karşısına çıkan dağ, taş ona mani olur. Ancak damlalar bir araya gelip pınar, pınarlar ırmak, ırmaklar nehir olunca dağı çölü aşıp denize ulaşırlar. İnsanlar da tek bir evden çıkıp kainata dağılmışlardır ve amaçları tekrar o eve dönmektir. Ancak birleşen damlalar gibi aynı gayedeki insanların da bir araya gelmesi gerekir ki maksat hasıl olsun. Yunus Emre aynı fikri şu mısralarla ifade eder:
Dirildik pınar olduk
Irıldık ırmak olduk
Aktık denize dolduk
Taştık elhamdülillah
Aşık Paşa bir toplulukta toplumu teşkil eden bütün insanların toplam gücünü aşan bir güç olduğuna da dikkat çeker. Bu konuda kullandığı ilginç örnek şudur: Çölde yemek için kav ve çakmak taşıyla ateş yakan bir Arap oturup düşünmeye başlar.. Ne kavda ne taşta ateş mevcut değilken bunların bir araya gelmeleriyle nasıl olmuş da ateş zuhur etmiştir? Demek ki bir araya gelen iki şeyde her ikisinde de olmayan üçüncü bir şey ortaya çıkmakta.. Birinci bölümün 10. ve sonuncu kısmında ise birlik fikri bütün insanları kuşatan bir manaya bürünür. Aslı Mevlana’nın Mesnevisinde bulunan bu hikayeye göre bir Türk , bir Arap ve bir Ermeni yolda buldukları bir akçe ile yiyecek almak isterler. Her biri kendi dilince üzüm ister. Ancak birbirlerini anlamadıkları için farklı şeyler istediklerini zannederler ve aralarında kavga çıkar.. Bu nüktenin Mevlanadaki şeklinde Ermeninin yerini Rum ve İranlı alır. Bunlar kendi dillerince üzüm, ineb, engur ve istafil isterler ve tartışmaya başlarlar. Neticede hepsinin dilini bilen biri üzümü getirip ortalarına koyunca hepsinin yüzü güler ve aslında aynı şeyi istediklerini anlarlar. Böylece Mevlana insanlar arasında dilleri aşan bir dil, bir insanlık dili olduğunu ifade etmek ister. Bir anlamda Mevlana bu diller üstü dili bilen kişinin kendisidir.Nitekim şöyle der:
“Bizim bu dilden başka bir dilimiz, cennetten, cehennemden başka bir yerimiz vardır. ” (Rubailer, 304, 306, 344)
Bu diller üstü dilden kastın ortak insani özellikler olduğunu söyleyebiliriz. Dinimiz ve dilimiz ne olursa olsun bütün insanlarla ortak doğrularımız ve yanlışlarımız , ortak insani kodlarımız bulunmaktadır. Farklı olan sadece bunları ifade ediş biçimimizdir. Yine Aşık Paşayı dinleyelim:
- Bes bir evdendir bu cümle mevcudat
Muhtelif düşmüştür illa mahlukat
655 Yetmiş iki milletin maksudu ol
Matlubu maşuku ve maksudu ol
656 Gam değil ger dilleri ayrığ ise
Hal içinde eksik ü artuk ise
658 Çün garaz birdir bire bitmek gerek
Biriküben bir yola gitmek gerek
(Bütün yaratılmışlar tek bir evin halkıdır ama görünüşleri farklılaşmıştır. 72 millet kendi dilince O tek Tanrıyı ister.Madem ki istekleri birdir, dilleri farklı olsun ne çıkar. Gaye bir ise o birlik etrafında birleşmek ve birlikte yola koyulmak gerek.)
Bu mısralarda şair aslında bütün İslam sufilerinin anlayışına tercüman olmakta. Sufi için kainat Tanrının evi ve mevcut her şey Tanrının halkı olmakta. Hal böyle olunca yaratılmışlar arasında bazılarını beğenip bazılarını beğenmemek, sonuçta Tanrının eserine ve isteğine karşı gelmek demektir. Yunusun ifadesiyle sufinin kimseye kin tutma lüksü yoktur:
Adımız miskindir bizim
Düşmanımız kindir bizim
Biz kimseye kin tutmayız
Kamu alem birdir bize
Bütün bilgilerin başı işte bu bakışı öğrenmektir:
Cümle yaradılmışa bir göz ile bakmayan
Halka müderris ise hakikatte asidir
Bütün insanlar Tanrının ailesi hükmünde olduğuna göre insan kendisi için istediğini başkası için de istemelidir.Yunus bütün dinlerin bu evrensel hakikat için geldiğini söylüyor:
Sen sana ne sanırsan ayruğa da anı san
Dört kitabın manası budur eğer var-ise
Mesneviden aldığımız şu küçük nükte de sufinin yaratılış karşısındaki saygısını pek güzel ifade ediyor:
Meşhur sufilerden Behlül bir dervişe;
–Nasılsın, ne haldesin ? diye sordu. O da:
-Bu dünyadaki bütün işler kendi istediği gibi olan biri nasıl olursa öyleyim.Her sabah güneş benim istediğim gibi doğup batmada.Gece yıldızlar benim isteğime göre parlamada, nehirler benim istediğim yere akmada.Hayat, ölüm, hastalık, sağlık, bunların hepsi tam benim gönlümün muradı üzre… Daha nasıl olayım! Behlül:
-Nasıl her şey senin isteğin üzre oluyor bakalım, diye sorunca beriki şöyle der:
– “Değil mi ki bütün bunlar Hakkın irade ve isteğiyle olup bitmekte. Ve madem ki ben de Hakkın takdirine razı olmuş, Onun isteğini istek edinmişim. O halde her şey tam olması gerektiği gibi.
Evrensel saygının ikinci adımı evrensel sevgi ve özellikle insana yönelik olan hümaniter sevgidir. Ancak bu sevgide klasik hümanist anlayışla sufist hümanizmin hareket noktaları bakımından farklı olduğunu söylemek gerekir. Hümanizmde insana duyulan sevgi yine insan kaynaklıdır. Sufi ise insanı bütün varlıklar arasında Tanrının güzelliklerini en iyi yansıtan bir ayna olması bakımından değerli bulur. Yunusun ifadesiyle prensip şudur:
Yaratılanı severiz yaratanından ötürü
Mevlana Tanrıyı güneşe, bütün varlıkları ve insanları ise güneşin ışığını yansıtan aynalara benzetir. İnsan aynadaki ışığı sevmekle gerçekte güneşi sevmiş olur. Çünkü ışık güneşten ayrı değildir. Bunun tersi de doğrudur: Güneşi seven onun ışığını yani yarattıklarını da sevmek durumundadır. Yoksa kendi kendisiyle çelişmiş olur. Mevlana bu fikri aşk konusuna da başarıyla uygular. İslam edebiyatlarının meşhur hikayesi Leyla ile Mecnunda aşk önce tamamıyla insanidir; Mecnun Leylayı sevmektedir,o kadar.. Ancak zamanla Leyla kabından taşmaya ve bütün kainatı kaplamaya başlar. Artık Mecnuna her şey Leyla gibi görünmektedir. Gece onun saçlarıdır, yıldızlar dişleri, ay yanağı, güneş gülümseyişidir. Leylanın sokağından geçen bir köpek bile onunla ilgisi bakımından sevgili ve sevimlidir. Kısacası Mecnun Leylada gördüğü güzelliği artık bütün yaratılanlarda görmeye ve sevmeye başlar. Böylece Leyla gaye olmaktan çok evrensel sevgiye ulaşmanın basamağı olmaktadır.
Biz yukarıdan beri özetlemeye çalıştığımız bu fikirlerin günümüzün problemlerini çözmede pratik bir değeri olduğunu da düşünüyoruz. Günümüzde ana sorunumuz bir yandan kendi farklılıklarımızı ve yerel kültürlerimizi korurken diğer taraftan nasıl evrensel bir barış tesis edebileceğimiz konusudur. Mevlananın şu beyti bu konuda oldukça fikir vericidir:
Hem-çü pergarim der-pa der-şeriat üstüvar
Pay-ı diğer seyr-i heftad ü dü-millet miküned
(Bir ayağım sımsıkı islamın üzerinde, diğer ayağımla 72 milleti dolaşıyor ve kucaklıyorum.)
Bu sözler bize “Vaymarlıyım ve dünya vatandaşıyım Yani bir milliyetim var ama aynı zamanda dünyanın adamıyım.”diyen Göthenin sözlerini hatırlatmaktadır. Demek ki burada hem kendisi kalmak hem hem kendini aşmak sözkonusudur.Peki bu mümkün mü? Şekil olarak hayır, ruh olarak evet. Mevlâna, insanlığın birliğini, dinlerin ve kültürlerin şekil birliğinde aramaz. Ona göre şekil, çeşitli renk ve desendeki kaplara benzer. Mana ise sudur. Dış gözü kabı, iç gözü ise suyu görür. Aslolan kapta değil suda bir olmaktır. Kısacası herkes kendi dininin şeklî yapısını korumalı ama özdeki müşterek noktalar üzerinde diğer din mensuplarıyla dostça, sıcak alakalar kurmalıdır. Rûmî’nin diğer dinlere yönelik bu tutumu bazan onun dinler üstü bir şahıs gbi algılanmasına yol açmıştır. Aslında onun fikirleri Kur’an’ın Hûd suresi 118-119. ayetlerindeki esprinin şiire dökülüşüdür. Bu ayetlere göre, Allah dileseydi tüm insanlık bir tek ümmet olur, bir tek imanda birleşirdi ama Allah insanları kendi seçimlerinde serbest bırakmıştır. O halde diyebiliriz ki günümüzde muhtaç olduğumuz evrensel değerlerin pek çoğunu kendi bünyesinde barındıran islam sufizmi bu prensipleri dine rağmen değil doğrudan doğruya dinin kendisinden almaktadır
Görülüyor ki Rûmî, 7 asrı aşkın bir zaman önce, bugün bile ulaşamadığımız bir kozmik-evrensel kültüre, bir kültürlerüstü düzeye (transcultüral state) ulaşmış ve bunun gereklerini de yaşamıştır. Nicholson, Rûmî’nin- ilahî Komedya’sında İslam Peygamberi’ni cehennemde tasvir eden- Dante’ye üstünlüğünden bahsederken, şöyle der: “Rûmî, Dante’nin doğumundan birkaç yıl sonra öldü. Fakat, Hıristiyan şair, çağdaşı Müslüman şairin ulaştığı enginlik, merhamet ve hoşgörüden uzaklardadır.” (Nicholson, 100) Ruminin inandığı değerleri kendi hayatına tatbik ettiğini ondan bahseden bir çok kaynaktan öğreniyoruz. Çok sayıdaki örnekden sadece bir tanesini alıntılayalım:
Bir sema meclisinde sarhoş bir Hıristiyan yalpalayarak Mevlâna’ya çarpıyor ve sürekli onu rahatsız ediyordu. İçerdekiler adamı engellemeye kalktılar. Mevlana buna razı olmadı ve dedi ki: “Dokunmayın ona. Şarabı o içmiş, sarhoşluğu sizler yapıyorsunuz.”(Fürûzanfer, 192) Mevlana ve diğer sufilerin “yalnız başkalarını düşünme” diyebileceğimiz sevgisi ancak nebilere ve velilere mahsus olan karşılıksız ve ayrımsız bir sevgidir. O insana toprak gibi, güneş gibi, su gibi olmayı öğütler. Toprak, güneş ve su insanlığın ortak nimetleridir. Su hiçbir kirden iğrenmez ve bütün kirleri temizler. Yağmur din ve dil seçmeden bütün tarlalara yağar, güneş her bacadan girer. “Benim tekkem âlem, medresem dünyadır.” diyen Rumi de kendisini insanlığa adayan böyle büyük ruhlardandır.
Bu kısa yazıyı Gandhi’nin pek sevdiği bir Mesnevi beyti ve Yunusun birkaç mısraıyla bitirelim:
Ma-bera-yı vasl kerden amedim
Ne bera-yı fasl kerden amedim
(Biz bölmeye, parçalamaya gelmedik. Biz ayrılanları buluşturmaya, uzak düşenleri kavuşturmaya geldik)
Yunus Emreden:
Gelin tanışık idelim işin kolay kılalım
Sevelim sevilelim dünya kimseye kalmaz
–
Ben gelmedim dava için benim işim sevi için
Dostun evi gönüllerdir gönüller yapmağa geldim
Kaynaklar:
- Kaplan, Mehmet, Aşık Paşa ve Birlik Fikri, Türk Edebiyatı Üzerine Araştırmalar, I, Dergah 1976, s.177-189
2.Tatçı, Mustafa, Yunus Emre Divanı,MEB, 2005
3-Yavuz Kemal, Aşık Paşa, Garipname, Ankara 2000
