Cihan OKUYUCU
I
1978 yılının Aralık ayı ve akşamüzeri. Kayseri Kuyumcular Çarşısında yavaş yavaş el ayak çekiliyor, boş sokaklar ince karı tozutan sert zemheri rüzgarına ve kenarlarda biriken çöpleri eşeleyen aç köpeklere kalıyor.. Bu ısıran soğukta müşteri beklemekten usanıp kepenk indiren çarşı esnafı düşe kalka, eğile büküle evin yolunu tutuyor.. Lakin yol dediğimiz de dil alışkanlığı.. Gündüz güneşinin yumuşattığı kar tümden buz kesmiş, ana caddeyi buz patenine çevirmiş. Kimin ki ayağı kaya, hapı yuttuğunun resmidir.
Gecenin bir yarısına kadar şıkır şıkır ışıklar içinde yüzen günümüz şehirlerinde büyüyen gençler bu tasvire şaşırsa ve; yahu yazar efendi, daha güneş batmadan çarşı pazarın boşalması da neyin nesi ? diye itiraz etse haklıdır. Ne de olsa 42 yıl öncesinden bahsediyoruz ve o yılların şartları günümüzün gençlerine milattan öncesi kadar uzak.
El ayak çekiliyor dedik demesine de ıssız çarşının ortasındaki bir camekandan sızan loş bir ışık bizi yalanlıyor. Yaklaşıp buz tutmuş camekana burnumuzu dayayalım, bakalım kimlermiş.. İçeride biri tezgahta ayakta, diğeri oturmuş iki adam var. Ayaktaki genç eskisi dükkan sahibi Ahmet Taşcı.. Mangal başına çöken geçkince iri kıyım ise ağabeyi Hayrullah Efendi. Kendi tabiriyle selbest emlakçi Hayrullah, elinde telefon ahizesi hop oturup hop kalkıyor, yükselen sesi sokağa kadar taşıyor. E, nasıl taşmasın ki lokma yağlı ama bir türlü ağzından girmiyor. O konuşa dursun biz bu babayani efendiyi biraz daha tanıyalım. Hayrullah Efendi Sarıoğlan köylerinden.. Köylü ama Kayserinin köylüsü.!. Şehre çabuk intibak etmiş, almış satmış arada bir zarar etse de çok zaman kar etmiş, haylice yükünü tutmuş. Şimdi de gözü İstanbuldaki büyücek bir arazide.. Arazi Tuzlada..Tuzla şimdilik bağ bostan ve bir iki tezgah üç beş gecekondudan ibaret ama ilerisi parlak.. Üç beş dönüm al ve kenara koy.. Beş sene sonra beşe katlamazsa ben esnaf değilim!.. Lakin arsa sahibi de uyanık cinsinden, bakıyor ki müşteri alıcı, çıtayı yükselttikçe yükseltiyor. Konuşmanın uzaması, seslerin yükselmesi ondan. Peki emlakçi Hayrullah Efendi burada ne arıyor ? A, evvel dedik ya o selbest emlakçi.. Ne diye boş yere büro tutsun.. Büro demek vergi demek, telefon ve elektrik masrafı demek.. Sözün kısası kardeşinin dükkanı onun irtibat bürosu. Telefonlarını buradan açar, onu arayanlar buraya not bırakır.. Böyle böyle yuvarlanır gider. Ha yanlış anlaşılmasın, bütün bunlar ağabeylik hatırına da değil elbette. Hayrullah Efendi sağlamcıdır, aldığını da sattığını da altın cinsinden hesaplar.. Eh, kardeşi dururken altını da başkasından alacak değil ya.. Böylece iki taraf da bu işbirliğinden kazançlıdır ve adı konmamış bir ortaklıkdır yürür gider.
Ahmet Taşcı hop oturup hop kalkan ağabeyinin hallerinden anlıyor ki telefondaki pazarlık pek de yolunda değil.. Nitekim ahizeyi küt diye kapatan bizimkinin dumanı hala tepesinden tütüyor ve hala muhatabını azarlıyor:
-Canına yandığımın.. Senin niyetin satmak değil Pazar kızıştırmak.. Verdikçe dahasını istedin.. İste bakalım ! Herkes yazılmış ekmeğini yer.. Orası da Hayrullah Taşcıya yazılmışsa sen hiç kimselere satamazsın bunu da böyle bil !
Mademki yorgan gitti kavga bitti, artık çıkma zamanı. Ahmet Taşcı tezgahı toplarken, Hayrullah Efendi mangaldaki son köz parçalarının üstüne bir bardak su döküyor. Ama tam çıkmaya hazırlanırken kapı camına düşen koyu bir gölge. Tuhaf, bu havada ve bu saatte müşteri de neyin nesi.. Ardından bir omuz darbesi ve ardına kadar açılan kapının arkasında iki metre boyunda zebellah gibi bir delikanlı.. İçerisi bir anda buz gibi soğuyor.. Hayrullah Efendi karşıdakini hızlı bir göz terazisinden geçiriyor. Delikanlının üstünde haki bir militan parkası, ayaklarında asker botu, suratında bir torba sakal. İçinden geçiriyor;”Bu torba sakal Gominis değilse ben de adam değilim“. Gominis delikanlı iki adım atıp yay gibi gergin odanın ortasında durup kalıyor. Ne selam var ne kelam.. Hayrullah Efendi de kardeşi de anlıyor ki bu giriş hayırlı bir giriş değil. Eh, zaman kötü zaman.. Memlekette gün geçmiyor ki bir kaç banka, üç beş kuyumcu soyulmasın; 5-10 adam öldürülmesin. Ahmet Taşcı bir adım gerileyip tezgahın arkasına geçiyor ve çekmeceye uzanıyor.. Eli Lagantın kabzasında tetikte bekliyor..
Uzun delikanlı hala suskun.. Ne yapacağını bilemezmiş gibi durup birden elini koynuna atıyor.. Hah, şimdi tabancasını çıkaracak ! Ondan önce şu silahı üstüne boşaltmalı mı beklemeli mi? Fakat o da ne.. Bizimki koynuna attığı eliyle boynundan sarkan bir kolyeyi kavrıyor ve çat diye koparıp çekip alıyor. Sonra getirip elini tezgahın üzerine küt diye koyuyor:
-Şunu tart hele usta ! Acele et !
Yay gibi gergin Hayrullah Efendi tuttuğu nefesini salıyor, içinden; “ Vay boyu devrilesi torba sakal, diyor, nedir bunca afra, tafra.. Madem niyetin bu ise..”
Ahmet Taşcı tezgahtaki kolyeyi alıp inceledi.. İnce bir zincir, zincirin ucunda geniş bir kalp, kalbin üstünde iki harf.. O, demek ki bir gönül meselesi var !.. Eh peki, gönül meselesi varsa insan bir kolyeyi niye satar ki? Niye satarsa satsın onun neyine.. Esnaf, işini bilecek, külü eşelemeyecek.. Kolye pek ince bir şey, zar zor bir gram çekiyor.. Bizimki ederini hesaplıyor ve parayı uzatıyor. Torba sakal sanki selden kütük kaçırma derdinde.. Ne pazarlık var ne de parayı sayma. Fikri bir an evvel sıvışmak. Lakin tam çıkacakken arkadan pense gibi bir el bileğini yakalayınca irkilip dönüyor. Karşısında Hayrullah Efendinin çakmak çakmak gözleri.. Acaba niyeti ne! Hayrullah Efendi uzanıp tezgahtaki kolyeyi alıyor ve torba sakal gominis’e uzatıyor:
-Delikanlı, insan böyle bir hatırayı kolayına satmaz. Galiba sen ya yolcu ya yabancısın. Kabul edersen bu sana hediyem olsun ..
Gominis ayakta bir an kalakalıyor.. Sonra sert bir sesle;
-Olmaz öyle şey ! diye dikleniyor..satacağımı sattım, parasını aldım..Hediye ne iş !
Hayrullah Efendi insan sarrafı..Bakıyor ki delikanlının gururu incinecek, onu kurtarmak lazım. Hemen cebine davranıp bir kartvizit çekiyor ve kolyeye iliştiriyor:
-Madem hediyemi kabul etmedin, o halde borcun olsun..İşte adım, adresim..Ne zaman müsait olursan borcunu ödersin.. He mi canım?
Delikanlı bir an duraklıyor ama hala süngüyü dik tutma derdinde..Ne teşekkür ne minnet hissi belirtmeden sert:
-Oldu o zaman.. deyip çekip gidiyor.
Ağabeyinin bu hallerine alışkın olduğu halde Ahmet Taşcının zoruna gidiyor ve yerinde sokranıyor:
-Allah aşkına abi..sen de tam iyilik yapacak yeri buldun.. Gidip ipsiz anarşiste kolye bağışlamak da neyin nesi Allah aşkına !
Bizimkinin yüzüne geniş bir tebessüm yayılıyor:
-E, Ahmedim.. Yolda darda kalanın duası makbul imiş, velev anarşist olsun.. Bir verirsin bin olarak döner, kim bilir.. Hele ki ortada gönül işi varsa. Surete gelince.. İnsanlık dediğin kılık kıyafet işi değil ki babam.. Seyrani Babamız bak ne demiş;
Dıştan bilinmez insan
Deme sakın budur bu
Paçanı sıva aman
İnsan oğlu derin su
Bunu Seyrani Baba demiş mi dememiş mi onu Allah bilir ama Hayrullah Efendi aklında ne kadar mani, deyiş, atasözü varsa hepsini Seyrani Babaya söyletir. Hasılı Emlakçi Hayrullah Taşcı o gün yaptığı işten memnun böyle hikmetler yumurtladı. Sonra iki kardeş çift kilitli kepengi indirip kol kola girdiler düşe kalka evin yolunu tuttular..
Peki sonra neler oldu.. Bunun cevabı da gelecek sayıya..
