Annem geldiği ailede her bakımdan örnek bir gelin olmuş, herkesin gönlünü kazanmayı bilmişti.. Ahir ömürlerinde vakitlerinin çoğunu evimizde geçiren yaşlı halalarım sık sık :
-Ah gelin, biz ömrümüzde senin gibisini ne gördük, ne de duyduk…Allah sana da senin gibi gelinler versin..diye dua ederlerdi.
Bu dua tutmuş olacak ki annemin iyi gelinleri oldu. Ama bir tanesi var ki gelinlik mesleğinde annemin hayrül-halefi denmeye hakkıyla liyakat kazandı.
Kimden mi söz ediyorum? Annemin önce ikinci gelini, sonra adeta öz kızı olan Mehtap Yengeden.
Büyük ağabeyimin eşi olan Mehtab’ın evimize gelişi başlangıçta hepimiz için bir soru işaretiydi. Çünkü, diğerlerinin aksine o, kayınvalidesiyle oturacağı bir eve geliyordu. Üstelik en küçük kardeşimiz de henüz bekardı ve annemle birlikte kalmaktaydı. Diğerlerimiz evlenmiş barklanmış, yurt yuva sahibi olmuştuk ama annemin evi hala hepimizin ortak eviydi. Sadece bayramda seyranda değil, haftanın hemen her günü bu evin geleni gideni eksik olmazdı. Bilhassa annelerini bir sevgi halesiyle kuşatmış olan ablalarımın bir ayağı hala bu evdeydi. Anne evi zamanla çocuklarımızın ve daha sonra torunlarımızın da ortak evine dönüşecekti. Bütün kardeşler arasında anne eviyle ilişkisi en mesafeli olanı bendim. Zira iki ağabeyimden önce evlenmiş sonra da görevim dolayısıyla Kayseri’ye taşınmıştım. Yine de hemen her bayramda ve yaz tatilinde sayısı her defasında artan çocuklarımızla anne evinin misafiriydim. O yıllarda Hendekteki baba ocağımız iki katlı geniş kargir bir binaydı ve her türlü kalabalığı kaldırmaya müsaitti. Bu evin misafirleri sadece aile fertleriyle de sınırlı değildi. Yatalak anneannem uzun zamandır bizimleydi. Küçük kardeşleri olan babamı erken kaybetmenin tesiriyle bütün sevgilerini anneme ve bizlere yöneltmiş olan Halime ve Lütfiye Halam da dönüşümlü olarak bizde kalır ve bu kalış bazan haftalarca sürerdi. O sırada yaşları 80’i aşmış olan bu iki hala ailemizin canlı tarihleri ve hafızalarıydılar. Onların gelişi kendi çevrelerini de bize taşır evimizin trafiği daha da artardı. Bu kadar insanın gelişi gidişi, yatması kalkması eve daimi bir dirilik ve neşe katardı..O sıralarda yaşı 60’ı bulmuş olan annem hala genç bir kız diriliğiyle her işe koşturur ne durmak ne yorulmak bilirdi. Yani o hala evin yaşlı geliniydi. Sonra evimiz ağabeyimin işi dolayısıyla Adapazarına taşındı. Buradaki evimiz 3 oda 1 salondan ibaret sıradan bir apartman dairesiydi. Evimiz küçülmüştü ama misafir sayısı azalacağına daha da artıyordu. Zira çocuklarımızın sayısı artıyor, bunlara torunlar ekleniyor ve bayramlarda cümbür cemaat annemin yanına doluşuyorduk. Sanki evimiz de ihtiyaca göre genişleyip daralır, bazan mevcuda ilaveten 8-10 kişiye yatak serilirdi.
İşte Mehtap Yenge böyle bir eve gelin geliyordu. Düğün hazırlıkarı yapılırken herkesin ortak kaygısı buydu: Geleneklerimize yabancı yeni gelin acaba bu ağır yükü kaldırabilecek miydi? Annem dile getirmese de gelinlerinin kendi muhitimizden olmasını arzu ederdi. Çünkü aşağı yukarı her Çerkes kızı bahsettiğim akrabalık ilişkileri içinde büyür ve onu özümser. Sorumluluğunun sadece eşiyle sınırlı olmadığını , kendi isteklerinin herkesten sonra geldiğini bilir; gönlünden ne geçirirse geçirsin, geleneği sessizce kabullenir. Ama Mehtap gibi bu geleneklere yabancı biri bu ağır yüke bir ömür boyu tahammül edebilir miydi acaba? Bütün bu zorluklara annemin benzersiz titizliğini ve gelinden 10 yaş büyük olan ağabeyimin asabiliğini de ilave etmek gerek.
Mehtap gelin, gelinlik serüvenine 28 yıl önce işte böyle bir evde ilk adımını attı. İlk görüşte hepimiz onu sevmiştik. Bu minyon yapılı, eli ayağı ufacık ,cıvıl cıvıl, kıpır kıpır genç kız adeta renkli ve sevimli bir kuşu andırıyordu. İçimden ;Rabbi yessir, vela tuassir demiş, kolaylık dilemiştim . Meğer o narin bedenin içinde ne büyük bir enerji ve ne geniş bir yürek varmış.. Çifte koşulan atlar gibi yeni gelin hiç nazlanmadan boynunu iş boyunduruğuna uzatmış ve zindeliğini hala muhafaza eden annemin yüküne ortak olmuşdu. Kıdemli gelinle yeni çırağı ömür boyu örnek bir ikili oldular. Evin dolup dolup boşaldığı, sofranın biri kaldırılmadan diğerinin kurulduğu bayram günlerinde annemle gelini gün boyu mutfaktan çıkamazlardı. Üstelik yemek konusunda pek titiz olan annem asla aza razı olmaz, sofrayı mahali yemeklerle donatmadan rahat etmezdi. Genellikle hamur işine dayalı mahalli yemeklerimiz kol gücü gerektiren zahmetli yemeklerdir. Annem zayıf bünyesinden beklenmeyen bir güçle halıja açar, abısta yoğurur türlü türlü yemekler icad ederdi. Tatlısı, tuzlusu, cevizlisi, acılısı derken soframızdaki çeşit sayısı daima 8-10 çeşidi bulurdu. Hele tekniğini ancak kendisinin bildiği baklavaları nefasetiyle uzak yakın herkesin diline pelesenk olmuştu. Zavallı annem sofrayı donattıktan sonra da rahat edip bir köşeye oturmazdı. Daima sofra başında hazırolda duracak, kim yedi, kim yemedi kontrol edecek, birinin tabağı boşalmışsa hemen takviyede bulunacak..Yalvarırdık: “Aman anne, canım anne, ne olur biraz otur , nefeslen..Bak bu kadar kızın, gelinin var..Bu sofrada kimse aç kalmaz !” Nafile ! Ne dersek diyelim annem elden ayaktan düşünceye kadar bu huyunu asla bırakamadı.. Peki kayınvalidesi her tarafta pervane gibi eserken gelini nasıl otursun, nasıl rahat etsin .! Annem bu öğrenmeye istidatlı öğrencisini hamur gibi yoğuruyor gün geçtikçe onu da kendisine benzetiyordu.
Gel zaman git zaman annem yaşlanmaya başladı ..Artık yaşı 80’i aşmış zayıf bünyesi daha da incelmiş, kemik ağrıları artmıştı. Ondan arta kalan iş yükü de gelinin üstüne kalmıştı ama ne gam.. Çırak olgunlaşmış, pişmiş, ustanın bütün yeteneklerine tevarüs etmişti. Ailemizde kimse anne evine randevulu gitmez.. Çat kapı bir araba dolusu insan içeri doluşuruz.. Ve her seferinde karşımızda Mehtabın daima memnun ve beşuş çehresini buluruz.. Sonra daha terimiz soğumadan bakarız ki sofra kurulmuş, donatılmış.. Üstelik annem zamanından fazlası var eksiği yok. Allah Allah bu kadar çeşit ne zaman kotarılmış, pişirilmiş.!.Yemek biterken demlenmiş çay; çay bardakları toplanırken soyulup dilimlenmiş meyve tabakları hazırdır. Aradaki boşluklarda da bulaşık işi halledilmiş tabak çanak yeni gelecekler için hazırlanmıştır.. Bütün bunlara, günde 8-10 defa geleni kapıdan karşılama gideni bahçe kapısına kadar uğurlamayı ekleyelim. Hasılı Mehtap şıkır şıkır, tıkır tıkır işleyen tam bir iş makinası.. Bazan ona takılırdım:
-Allah aşkına yenge.. Bir kaç tane Mehtap var da biz mi görmüyoruz.. Nasıl oluyor da bunca işe zaman buluyorsun.
Mehtap yaptığının farkında değil sanki.. Kendi yaptığını küçültürken anneme iltifat fırsatını da kaçırmaz :
-Bizimkisi de iş mi be Cihan..! Yemekleri önceden hazırlayıp dolaba koyuyorum. Çıkarıp pişirmek için 5-10 dakika yetiyor. Yemeği fırın pişiriyor, bulaşığı çamaşırı makine yıkıyor..Bana ne kalıyor ki ! Asıl ben anneme şaşırıyorum. Sen köy şartlarında hem 7 çocuk büyüt, hem tarlada çalış, hem o kadar misafiri ağırla..!
Duysun diye söylemese bile annemin kulakları keskindir.. Gelinin bu iltifatlarını duyar, içten içe mutlu olur.
Tabii tam 28 yıl dile kolay.. Aynı çatı altında 28 yıl yaşayan bir kayınvalideyle gelin arasında ufak tefek sıkıntılar yaşanmaması mümkün mü ? Eh, bunlar da o büyük başarının nazarlığı sayılsa yeridir.. Ne gibi şeyler mi? Efendim şöyle..
Yengemin ilk çocuğu Tuğçe pek tatlı ama fazla sevgiyle şımartılmış haşarı bir bebekti. Ağzında emzik, ayakta ters terlik, açık kapıdan sokağa fırlar, sağı solu devirir, kendine zarar verir..Yaramazlıklar yaramazlıklar. Zavallı Mehtap çoçuğun kulağını bükecek, yahut sert bir bakış fırlatacak olur..Vay sen misin yan bakan.. Bebek hemen feryat figan babaannenin kucağına sığınır, yardım bekler. Şefkatli babaanne kendini tutamaz:
-Mehtap ! Ne istiyorsun el kadar bebekten..Allah canımı alsın da sen de rahat et ben de.. der.
Zavallı gelin alı al, moru mor öyle kalakalır. Ne desin, nasıl desin.. Bazan bebek sokağa çıkmak ister, babaanne hatırına buna göz yumulur. Ama bir müddet sonra babaanne şefkati ters tecelli eder:
-Mehtap..El kadar çocuğun başına bir şey gelir diye hiç korkmuyor musun ! Şunu içeri alsana..
Zavallı Mehtap içinden ne geçirirse geçirsin dile getiremez ve ağzından:
-Tabii annecim.. Hemen annecim..den başka laf çıkmaz.
Böylece Tuğçe torun annesinden çok annemin kızı gibi büyüdü, yetişti. Şimdi hem babaannesinin hem annesinin terbiyesinden geçip çifte kavrulmuş bir genç hanım olarak öğrendiklerini gelin gittiği yeni evinde uygulayacak inşallah.
Biz yine gelin-kaynana masalının final kısmına dönelim.. 92 yılı koşuşturmakla geçen ve ciddi bir sağlık problemi yaşamayan anneciğim son yılına ayak bileğindeki ağrılarla girdi. Gittikçe şiddetlenen ağrıları önce yaşlılığa bağlı kemik ağrıları sanmışdık..Ama çekilen filimlerden anlaşıldı ki iş başka. Kemik kanseri teşhisi hepimiz için beklenmedik bir şoktu. Biz sanıyorduk ki zavallı anneceğim asırlara meydan okuyan bir çınar gibi her zaman bizimle olacak ve gölgesini üstümüzden eksik etmeyecek. Tabii durumu kendisinden gizledik.. Zayıf ve zarif annem daha bir müddet kendisine hediye ettiğim incecik bir bastonla dolaşmaya devam etti. Ama zamanla hastalık ilerledi ve bünyeyi sardı. Hiç bir şeyin durduramadığı annem artık yatağa mahkum olmuştu. Yatakta geçen 6 ayın ilk yarısında hala pes etmiyor zorlanarak da olsa gelininin desteğiyle tuvalete kadar gidip geliyordu. Sonrası tam anlamıyla yatağa mahkumiyet ve bebek temizliği dönemi geldi..İzzet-i nefsine pek düşkün olan annem başlangıçta kızlarından bile utandı, sakındı. Ama Mehtap onun yoldaşı, sırdaşı, mahremiydi; kendisini onun eline teslim etmişti. Her anneyle kız arasında bile bulunmayan bu karşılıklı sevgi nasıl bir sevgiydi, ilahi !
Zaten az yiyen annem son aylarında iyice yemeden içmeden kesilmişti. Gelinleri ve kızları etrafında pervane oluyor, gözlerinin içine bakıyorlardı. Yeter ki bir şey istesin, boğazından bir lokmacık girsin. Bir tatlı kaşığı şundan, bir çay kaşığı bundan.. Sonra üstüne bir kaç yudum su; son bir kaç ay boyunca adeta bir kuş diyeti ve gün aşırı bağlanan serumlarla hayata tutundu.
Anneciğim solmuş, sararmış, iğne ipliğe dönmüştü ama akıl sağlığı hala yerindeydi. Hali olduğu zamanlar çevresine çocuksu bir merak gösterir, kulak kabartır ve hatırlayamadığımız isimleri ve olayları bir çırpıda hatırlayarak bizleri şaşırtırdı. Bencil insanların bencilliğini katmerleştiren ve onları çekilmez hale getiren hastalık, hayatı boyunca çocukları için yaşamış olan annemin annelik damarını daha da güçlendirmişti..Sözgelimi yoldan mı geldim.. Terliysem hemen atlet değiştirmeye yollayacak…Sonra karnım aç olsun veya olmasın mutlaka mutfağa gönderecek ve yattığı yerden de yediğime iyice kâni olacak.. Bir keresinde baygınlığa benzer uzun ve derin bir bitkinlikten gözlerini açıp da yüzümde ter damlaları görünce;
-Ah yavrum..Annen sana kurban olsun, terlemişsin.. diyerek titrek eliyle yüzümü silmeye kalkmıştı. O an yüreğimi kabartan duyguları bilmem hangi kelimelerle ifade edebilirim. Hemen banyoya koşmuş, gözümü gönlümü boşaltmıştım. İlahi !Rahmet denizinden bir damlasını lutfettiğin anne kalbi böyle olursa, kim bilir kullarına karşı sen ne kadar merhametlisin !
Ölüme çare yok..Nefes sayılı, gün akşamlı.. Daldığı derin uykulardan gözünü açtıkça başında bir kuş gibi çırpınan gelinini ve kızlarını bulan annem son günlerini prensesler gibi bakılarak geçirdi. Bahçeye bakan odasının camına sevdiği çiçekleri sıralanmış, perdesi, güneşliği manzarayı kapatmayacak şekilde ayarlanmıştı. Kesilmeyen ziyaretçileri ne odasında bir koku duydular ne de yatağında en küçük bir leke gördüler. Dalgın bakışları o çiçeklere, o perdelere baka baka solan annem kendisini bir sevgi halesiyle kuşatan çocuklarının ve gelinlerinin arasında bahtiyar bir ölümle öldü. Yüzünü daha da güzelleştiren bir nurla ve tam bir kalp huzuruyla son uykusuna daldı. Onu 33 yıl önce uğurladığımız hayat arkadaşının yanına götürüp sırladık. Evet, ona hepimiz ağladık; hayatımızda bıraktığı büyük boşluğun hiç dolmayacağını bilmenin ızdırabıyla yandık. Ama hepimizden fazla üzülen, ağlayan ve anneciğim, anneciğim diye çırpınan Mehtap yengemiz oldu.. Evet artık annemiz yok ama küçük bir annemiz var.. Yaklaşık 30 yıllık hatıralarıyla, ondan özümsediği hal ve tavırlarıyla kendisine her baktığımızda bize annemizi hatırlatan bu küçük annemiz , sevgili Mehtap Yengemiz.. Niyaz ederim ki annemi onunla ödüllendiren Rabbim onu da kendisi kadar hayırlı bir gelinle ödüllendirsin.
Ve ey bu satırları okuyan gelinler ve gelin adayları.. Bu hikayeden çıkan mesajı sizin irfanınıza bırakıyorum..

Hocam, çok duygu dolu, çok akıcı bir yazıydı, hepimizin yaşadıklarından, annenize Allah’tan rahmet, yengenize hayırlı ömürler, hayırlı gelinler dilerim.