Cihan Okuyucu
Martin Lings’in haklı şikayeti üzere tam bir neşriyat çöplüğüne dönüşen günümüz dünyasında hakikaten değerli bir şeylerle karşılaşmak gitgide daha az yakaladığımız bir şansa dönüşüyor. Kitaplarla haşır neşir olduğum şu emeklilik günlerimde öyle bir şans benim de kapımı çaldı ve elimden geçen bir çok eser arasında bir tanesi adeta çakıl taşları arasındaki bir altın parçası gibi gözlerimi kamaştırdı: Beşir Ayvazoğlu’nun Altın Kapı’sından söz ediyorum.(Kapı Yay.,Kasım 2017)
Yazarın Resim,Musiki ve Şiir üzerindeki şeçme yazılarını konu bütünlüğü dahilinde bir araya getiren Altın Kapı evvelemirde zengin çağrışımlarıyla çarpıcı bir isim. Kültür ve medeniyetimize açılan yolda herkesin başka bir altın kapısı var kuşkusuz. Yahya Kemal için bu altın kapı bir dost evinde dinlediği Tanburi Cemil Bey olmuştu; yazar içinse -önsözde anlattığına göre- henüz 15 yaşındayken keşfettiği Yahya Kemal. Diyebilirim ki bizim kuşaktan pek çok kişi için de bu altın kapı Beşir Ayvazoğlu’nun eserleri.. Peki niçin? Beşir Ayvazoğlu külliyatının adeta muhassalası olan elimizdeki eser bu niçinin cevabı mahiyetinde.
Ayvazoğlu serisinin ilk önemli halkası olan ve ilk baskısı 1982 yılında yapılan Aşk Estetiği’ni okuduğumda gözlerim tabiri caizse faltaşı gibi açılmıştı. Edebiyat tahsil ederken bir çok büyük hocalarımız olmuştu ve bunların bir kısmı aynı zamanda kültür ve edebiyatımızın hatırı sayılır isimleri arasındaydı. Keza,Yahya Kemalin şiirleriyle ben de yazarla aynı yaşlarda tanışmış daha sonra Necip Fazıl’ı, Nihal Atsız’ı,Tanpınar’ı, Cemil Meriç’i,Peyami Safa’yı ve bilhassa Mehmet Kaplan’ı okumuş, onların tuttuğu ışıkla kültür ve medeniyetimize açılan altın kapıyı aramıştım. Ne var ki bu ışıklar, bir parça Tanpınar hariç – Cemil Meriç’in benzetmesiyle-karanlıkta çakan şimşekler gibiydiler ve aradığım manzaranın toplu bir fotoğrafını vermekten uzaktı . Aşk Estetiği ise kendi medeniyetimizin toplu fotoğrafını verme konusunda belki de ilk ciddi denemeydi. Ayvazoğlu bu eserde önce kültürü var eden zihinsel arka plandan hareket ediyor ; bu kültürel özün dışavurumu olan bütün güzel sanatlar arasındaki ortak ruh ve tavra isabetli bir isimlendirmeyle “aşk estetiği” diyordu. Kültürü bir ağaca, onun bütün verimlerini de ağacın dallarına, meyve ve yapraklarına benzeten Renard’ın, veya edebiyatla bütün sosyal kurumları bir bütünün parçaları olarak telakki eden Simmel’in tavrıyla örtüşen Aşk Estetiği adeta Beşir Ayvazoğlunun sonraki 35 yılda yazacaklarının toplu bir çetelesiydi. Gerçekten de Ayvazoğlu Külliyatının her eseri bir bakıma o gençlik projesindeki bahislerin müstakilen ele alınmış şekli sayılabilir.
Beşir Beyin meseleyi ele alış biçimini anlamak için çağdaşlarıyla farkına dikkat etmek icab eder. Bir kaç kuşak önceki seleflerinin aksine günümüz aydınları ekseriyetle akademik bir körlükle maluldürler. Bilim adamının ömrünü dar bir alanda derinleşmeye icbar eden akademik disiplin onu eskinin her alanda söz söylemeye muktedir mütebahhir alim tipinden uzaklaştırıyor. Oysa kültür vadisinde kalem oynatmaya aday her hakiki aydının, onun bütün verimlerine hem dışarıdan hem içeriden bakacak bir vüsat-ı nazar sahibi olması icab eder. Aksi takdirde irad edilen fikirler sathi veya dar kalmaya mahkumdur. İşte zannımca günümüzde Beşir Ayvazoğlu’nun çalışmalarını benzersiz kılan husus bu iki özelliğin bir araya gelmiş olmasıdır. O bir taraftan kendi ifadesiyle kültürümüzün titiz ve “çalışkan karıncası”dır. Bu Süleyman himmetli karınca hiçbir zaman hayide malumatla, başkalarının kanaatleriyle iktifa etmez,zora talip olur; bilginin kaynağına inmek ve meseleyi kendi gözüyle bir kere daha görmek ister.Onun tam bir kitap ve kütüphane kurdu oluşu bundandır. Çalışmalarının pek çoğu eski dergi ve gazete koleksiyonlarının taranmasıyla elde edilmiş malumata yaslanır. Sözgelimi, “Ateş Denizi” isimli romanı..Senaryo ustalığı bir yana emek ve bilgi zenginliğiyle okuyucuyu bir kültür şokuna sokan böyle bir romanı yazacak başka bir yazar daha düşünemiyorum günümüzde. Bu müdakkık tarafı yanında Beşir Beyin aynı zamanda iyi bir kompozitör olduğuna hiç kuşku yok. Böylece hem bilgi malzemesi hem de mimarisi bakımından Süleyman Mabedi gibi bir eser çıkıyor ortaya.
Bütün bu umumi ihsaslar Altın Kapı’da da göz kamaştırıcı bir surette tecessüm ediyor. Kitabın kapağını görenler onu farklı alanlardaki bir gurup yazarın yazılarından toparlanmış bir antoloji sanabilirler. Gerçekten eser içerik zenginliği ve ele alış tarzı bakımından müzik tabiriyle polifonik bir karakter taşıyor. Yazar aynı anda tek başına bir çok musiki aleti çalan mahir bir icracı gibi kah ressam, kah şair, kah musikişinas veya edebiyat tarihçisi yahut gazeteci vasfıyla karşımıza çıkıyor;ele aldığı meseleyi bütün bu alanların bilgi ve birikimiyle tahlil ediyor.
İlk kısmı teşkil eden “Suretin Peşinde” başlığı altındaki bir dizi yazıda Ayvazoğlu, Fatih’ten başlayarak günümüze kadar Türk resminin serüvenini hülasa ediyor. Resmi, klasik kültürün zihni alt yapısıyla birlikte ele alan bu yazılarda hem kaynak çeşitliliği hem de resimle ilgili teknik bilgilere olan derin vukuf hayret vericidir. Yan konuların ele alındığı çok zengin dipnotlar da metne ayrıca bir çeşitlilik katıyor. Diyebilirim ki bu bahisler sadece bendeniz gibi ortalama bir okuyucu için değil resimle mesleki olarak iştigal edenler için de bulunmaz bir kaynak değerindedir.
Altın Kapı’nın ikinci bölümünü teşkil eden musiki yazıları ilk bahse nazaran daha kısadır ve sıralanış bakımından da daha serbesttir. Bu bölümde ek olarak verilen ve bir şehir efsanesini ikna edici delillerle sona erdiren “Itrînin Kabri” başlıklı yazı Ayvazoğlu’nun ele aldığı konuyu nasıl sonuna kadar takip ettiğini göstermesi bakımından dikkati caliptir. Keza “Alafranga Sevmek” başlıklı yazı da muhafazakar olarak bilinen bir çok yazarın kültürel duruş ve bilhassa musiki zevki bakımından Batılı tercihlerini ortaya çıkarması itibarıyla son derece orijinaldir.
Altın Kapının şiire tahsis edilen üçüncü kısmı “Kuğu Nağmesi” başlığını taşıyor. Bu bölümdeki yazılardan ,Baki ve Şeyh Galibin şiir anlayışının ele alındığı ilk ikisi dışındakiler;Yahya Kemal, Mehmet Akif ve Necip Fazıl gibi yakın dönem şairlerine dairdir. Burada yer alan yazılardan bilhassa Yahya Kemalle ilgili olanlar daha önce onun hakkında hacimli bir roman yazmış olan Ayvazoğlunun konuyla ilgili büyük birikiminin damıtılmış bir muhassılası sayılabilir. Büyük şairimizin poetikasını ve psikolojisini ele alan ve onun adeta bir ruh röntgenini veren bu yazılar kanaatimce Yahya Kemal hakkında yapılmış önceki bütün değerlendirme ve tahlilleri aşmaktadır. Bu hayret verici nüfuzda Beşir Ayvazoğlunun şair duyarlılığının payı olduğu da muhakkaktır. Mehmet Akifin İkballe olan ilişkileri ve Sultan 2. Abdülhamitin dönem edebiyatçılarıyla münasebetlerini ele alan “Üdebanın Hakiki ve Müşfik Dostu” başlıklı yazılar da adeta birer kitaplık malumatın özetlenmiş halleri gibidirler.
Bu babtaki yazıların sonuncusu yazarın 2010 yılındaki anmalar kapsamında Cahit Sıtkıya yazdığı “Sevgili Cahit “ başlıklı mektup formatındaki değerlendirmedir. Tahlilin değeri her türlü şüpheden vareste olmakla birlikte doğrusu bu ya, mektubun uslubunu bir ölüye hitap bakımından-velevki bu kişi Cahit Sıtkı olsun- fazla senli-benli bulduğumu itiraf etmeliyim. Diğer taraftan zevkli tasarımına karşılık eserdeki – eski tabirle bir guşmali hak eden musahhihe ait – dizgi hatalarının çokluğu Altın Kapı’nın nazarlığı sayılsa yeridir.
Hasıl-ı kelam, Altın Kapıyı lezzetli bir içeceği yudumlar gibi ağır ağır,dura düşüne ve bitmesine hayıflana hayıflana okudum. Okuduktan sonra da yeni okumalar için başucu kitaplarım arasına kaldırdım. Cenab-ı Hak afiyet ihsan etsin de Beşir Ayvazoğlu serisi yeni altın halkalarla uzadıkça uzasın.
