Kozalak

Müziğin sesine kapılmış öylece çalışma masasını seyrediyordu. Gün henüz aymış geceden kalma bir uykusuzlukla kızaran gözlerini ovuşturuyordu. İçinde ne olduğunu tanımlayamadığı derin bir korku vardı. Şu sıralar hislerinin karmaşıklığı çoğalmıştı. Aklında, gönlünde ne vardı o bile bilmiyordu. Masasının üzerindeki kalemlik dağılmış sebebinin dört ayaklı yaramaz olduğunu aklından geçirerek ‘’ah Püskül ah’’ diye tatlı bir sitemde bulunmuştu. Kalemliğini toplarken gözleri masasındaki kozalağa takılmıştı. Masanın az ötesinde kuşkonmaz çiçeğinin yanında yere saçılan diğer kozalakları gördü:
‘’ Ay minnoş kozalaklarım’’ dedi ani bir refleksle. Sonra derin bir iç çekişle ‘’ne güzel yollardan geldiniz siz’’ diyerek kolonyasını eline aldı. Kolonyası en sevdiği kokulardan biriydi. Zira Erguvan kokusu onun için İstanbul’du. ‘’Güzel şehrim ‘’ diyerek ellerine kolonyadan sıkıp kozalağı incelemek için sol avucun içine yerleştirdi. Kozalağı tepesinden tutup topaç gibi çevirmeye çalıştıkça kozalak sağ başparmağına takılıveriyordu. Israrla birkaç kere denedikten sonra nihayet kozalak avucunda bir tam tur dönebildi. Kozalak döndükçe dere sesini duyar gibi heyecanlandı. Tekrar denedi… Tekrar kozalak bir tur daha döndü. Sonra uzun uzun kozalağa baktı ve sesi insana işleyecek derin bir tonla ‘’yerine ait olmayan her şey ne kadar mahzun ne kadar yalnız’’ dedi.
Kozalağın çam ağacına benzer şekildeki biçimini hayretle dakikalarca seyretti… Koyu kahverengi gövdeye oturmuş minicik ağacın ince geçişle açık kahverengi elleri mi vardı? Nasıl da güzeldi… tıpkı kedisinin patileri gibi… Cismi seyrettikçe nefesinin sesini duydu. Derin ve sakin bir şekilde aldığı nefes onda yumuşak bir gülümseme oluşturdu. Şifalanmış gibi hissediyordu. ‘’Canıım kozalağım! ‘’ dedi ve avucuna sarmalayabildiğince kozalağını sevdi. ‘’Hayat ‘’ dedi ‘’ne kadar küçük şeylerle mutlu olabilecek güzellikte… Nasıl da unutuveriyor insan.’’ Bir an öylece kalakaldı… Ve aklından ‘’yeni bir kozalak için yola çıkmam gerekli diyerek sandalyesinden hızlıca kalktı. İlk işi en yakın ormanı bulup bu tatlı mutluluğuna yeni bir arkadaş-yoldaş daha eklemek olacaktı. ‘’Nereye gitsem? Nereye gitsem?’’ diye düşünürken uzuun zamandır Sarıyer taraflarına gidemediğini hatırladı. ‘’Sahi ne güzeldir he şimdi oralar …! Pandemi dolayısıyla da kimseler olmaz zaten ‘’ dedi ve kafasında bir rota belirledi.
Eski günlerdeki gibi toplu taşımaya binecek şehrin en canlı en yalın halini yaşayacak bir sürü insan analizi yapıp kendi kendine gülecekti. Hacıosman durağında inip oradan da Tarabya’ya yürüyerek havayı koklaya koklaya ayaklarıyla hasbihal edecekti. Planından çok haz almıştı ki “evden çıkmadan bir kahve içip öyle yola koyulayım ‘’diye kendini ödüllendirmek istedi. Mutfağa yönelmek için ayağa kalkmasıyla kapı zilini duyması bir oldu. ‘’Kim ki acaba bu saatte? ‘’ dedi ve daire kapısına yöneldi.
Kapıyı açınca kimseyi göremedi bu defa apartmanın giriş kapısını otomatikten anahtardan açtı. ‘’ Kim o ‘’ diye sordu. ‘’Kargooo’’ diye sesi işitince ‘’ Ne kargosu? kime ‘’ diye sormaya kalmadan adam alelacele bir hızla koşmuş olmalıydı ki merdivenin başında göründü. ‘’Aysel Hanım’a kargo var kendisi burada mı acaba‘’ diye soran kargocuya şaşırmış bir halde ‘’Evet benim’’ dedi. Adam imzalaması için bir kâğıt uzattı. Aysel kâğıdı imzalarken bir yandan da adamın elindeki paketi kesiyordu. Adam teşekkür ederek paketi kendisine verip merdivenlerden inerek uzaklaştı.
Aysel şaşkındı ama o kadar merak etmişti ki. Hemen paketin üzerindeki gönderici kısmına baktı. İsim yazmıyordu. Heyecanı daha da artmıştı. Hızlı hızlı ambalajı yırttı. Elleri birbirine dolanıyordu. Kutuya ulaşınca kenarlarının yırtılmasına aldırış etmeden bandı söktü. “Ay Allah’ım ne ki acaba? ‘’deyip kutuyu açtığında ne görsün; kocaman bir kozalak! Gözleri faltaşı gibi açılmıştı. ‘’Kozalak mıı !’’ inanamıyorum dedi. ‘’Kafam kadar bir kozalak! Nasıl olur! Na-sı yanii’’ hayretler içerisindeydi.
Kutuyu yere attı. Kozalağı çıkarınca alt kısmına hasır bir iple bağlanmış bir not olduğunu gördü. Kâğıdı açtı ve okudu: ‘’Sen çam ağaçlarının dişi gerçeğisin, tıpkı bir kozalak gibi… Her haliyle… Seni sevgiyle kucaklıyorum’’ diye yazılıydı. İş daha da garipleşmişti. Notta isim yazmıyordu. El yazısı da değildi. En küçük bir ipucu bile yoktu. O kadar şaşkındı ki öylece durdu. Niyetinin bu denli hızla kendisine ulaşmasına mı şaşırsındı yoksa onu çok iyi tanıyan bir dostun varlığına mı bilemiyordu. ‘’Sıradan bir gün ancak bu kadar güzelleşebilir‘’ diye geçirdi içinden. ‘’Resmen bu bir mucize! Allah’ım çok teşekkür ederim’’ diye şükrederken telefonu çalmaya başladı.
Arayan Özge’ydi. ‘’E tabii yaa Özge’’ dedi. Telefonu açtı. Selam bile vermeden “sen yolladın değil mi ?’’ diye sordu. Özge kendine has muzip bir edayla ‘’Merhaba Ayselciğim, merhaba!‘’ dedi ve ekledi: ‘’ İyi ki doğdun kuzum iyi ki varsın!‘’. Aysel duraksayarak ‘’İnanamıyorum ya tamamen aklımdan çıkmış‘’ dedi. Resmen doğum gününü unutmuştu. Halbuki önceleri doğum gününe aylar kala herkese kendini hatırlatır unutmamaları için iyice tembihlerdi. Nasıl olduysa öylece unutuvermişti. Fakat bir şeyi unutmanın hazzını da böylece yaşamış oldu hem de ilk defa denebilecek çok zarif bir sürprizle…
‘’Ah benim ismiyle müsemma güzel arkadaşım… Seni bütün çam ağaçları adına selamlıyor ve öpüyorum. İyi ki hayatımda bir kozalak güzelliğince var oldun. Toprağımı ısıttın… İyi ki varsın!’’ dedi.

AYŞE AYSEL BALTACI
29 ARALIK SALI 2020

“Kozalak” te bir düşünce

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir