Cihan Okuyucu
Efendim, son yıllarda sadece topraklarımız değil toplumumuz da sosyal depremlerle sarsılıyor ve nice zamandır her güne yeni bir aile faciası, yeni bir cinnet ve cinayet haberiyle uyanıyoruz.. Öyle vahşice cinayetler ki seyrine de nakline de ne yürek dayanır ne dil. Bu cinayetler bir yana boşanma oranlarındaki korkunç artışa, kurulan yuvaların neredeyse yarısının birkaç yıl içinde dağılıp gitmesine, genç dullar ve ailesiz çocuklar ordusunun çığ gibi katlanarak büyümesine ne demeli? Bütün bunlar büyük bir toplumsal travma geçirdiğimizin SOS işaretleri değil mi! . Peki ama bize neler oluyor, sağlamlığıyla o kadar övündüğümüz aile yapımız niye böyle çatırdıyor? Bu acı soru bana her seferinde yıllar önce şahit olduğum bir sohbeti hatırlatır ve Azize Caferzade’ye rahmetler okurum.. Peki Azize Hanım kim ve bu bahiste ilgisi ne ? Gelin 30 yıl geriye , Kayseriye gidelim.
Evet efendim tarih 25 Mayıs 1990, yer Erciyes üniversitesi.. Üniversitede yoğun bir telaş var ve dev afişler bu telaşın mahiyetini açıklıyor: “I.Uluslararası Azerbaycan Kongresi”. Ülkemiz belki de o tarihe kadarki en kalabalık Azeri ilim heyetini ağırlamakta.. Azerbaycan henüz istiklalini ilan etmiş değil gerçi…Ama Demirperde çoktan göçmüş ve bağımsızlık ilanının da eli kulağında.. Neredeyse 100 yıldır bu anı bekleyen ülkemiz aydınları bir O.Asya sarhoşluğu içinde.. Kulaklar her gün o taraftan gelen haberlere ayarlı. Bağımsızlığını ilan eden Baltık ülkelerinden sonra şimdi de Türk illeri sırada.. Kazaklar, Kırgızlar, Türkmenler, Azeriler, Çeçenler.. Dillerde talebelik yıllarından beri dolaşan o eski mısralar:
Düşmanın ülkesi viran olacak
Türkiye büyüyüp Turan olacak.
İşte o hayalin somut bir adımı olarak kadınlı erkekli tam 100 Azeri bilim adamı Erciyes Üniversitesi’nin misafiri.. Her birinin etrafında bir insan halesi, bir his ve heyecan tufanı, alınan verilen kartlar, küçük hediyeler, adres teatisi ki sorma gitsin.. Açılış töreninde önce Üniversite rektörü konuşuyor.. Sonra ülke aydınlarını bu günlere hazırlayan fikir mimarlarından merhum Turan Yazgan..Turan Yazgan, Türk Dünyası Vakfının başkanı ve toplantının ikinci ev sahibi…Sonra misafir heyetin temsicileri ..Bir çok kişi iniyor çıkıyor ama sadece iki tanesinin fotoğrafları zihnimde hala o günkü kadar net. Bunlardan biri heyetin aksakalı Ziyad Bünyatov.. Bünyatov yetmişini çoktan devirmiş ama adı üzerinde kale gibi sağlam bir adam.. İşgalci Ruslara karşı milli öfke onun şahsında ete kemiğe bürünmüş. Nasıl bürünmesin ki 20 Yanvar(Ocak) faciasının üzerinden henüz 4 ay bile geçmemiş ve Bakü sokaklarında Rus tanklarının altında ezilen binlerce insanın kanı gibi acılar da, korkular da taptaze. Ama Bünyatov’un pervasız tavrında, Davudi sesinde milletinin geleceğine derinden inanmış ve bunun için ölümü göze almış cesur bir adamın rahatlığı ve güveni var…Nitekim bu konuşmanın üzerinden çok geçmeyecek, bu büyük tarih alimi dönüşte bir suikasta kurban gidecek. Onu dinlerken salon alkıştan yıkılıyor. Fakat Bünyatov kendisinden sonra ikinci selamlama konuşması için bir hanım meslekdaşını çağırıyor ve hepimizi asıl onu dikkatle dinlemeye davet ediyor. Kim bu ? Azize Hanım Caferzade.. Bu kısa boylu ve topluca Hanımefendi de yetmiş yaşlarında olmalı. Ağır adımlarla kürsüye çıkıyor ve derin bakışlarla salonu süzüyor..Herkes nefesini tutmuş neler söyleyeceğini bekliyor.. O gün Azize Hanım bir milletin tercümanı oluyor; onun birikmiş özlemlerini, ümitlerini, hayallerini; atasözleriyle, deyimlerle mahnılarla bir şiir akıcılığında ve bir ateş yakıcılığında hem duyarak hem de duyurarak haykırıyor. O gün kendisiyle birlikte salonu da tam bir cezbe ve istiğraka sokan Azize Hanım kürsüden inerken hepimizin gözüne adeta gökten inen bir azize gibi göründü.. İçimden dedim ki; Bünyatov gibi erkekleri ve Caferzade gibi kadınları olan bir toplum asla pes etmez.
O günden sonra Azize Hanım nerede ben oradayım.. Ayaküstü sohbetlerde, yemekhanede, salonlarda sürekli konuşuyor ve sürekli etrafına bir enerji yayıyor. Şimdi, bu uzun tasvirleri okuyan okuyucunun kafası karışmış olmalı.. Bütün bunların girizgahtaki aile çöküntüsüyle ne ilgisi var? El-hak doğrudur, artık sadede gelmek gerek..Efendim, sempozyumun bitiminden bir gün önce duydum ki Azize Hanım’ın Üniversite misafirhanesinde bu akşam filanca saatte bir sohbeti olacak.. Üniversite misafirhanesi nerede? Yukarı Talasta, eski Amerikan Kolejinde.. Böyle bir sohbeti kaçırmak olur mu? Olmaz tabii.. Akşam belirtilen saatte misafirhanedeyim ama ortada pek bir konferans emaresi görünmüyor.. Esasen burada öyle konferans yapacak genişlikte bir salon da yok.. Sakın şu büyücek bekleme salonu olmasın? İçeri giriyorum ve Azize Hanımı bir gurup hemcinsiyle halelenmiş buluyorum. Şöyle ki, toplantının ecesi ortada bir koltukta oturmakta etrafında da terapi celselerindeki gibi halka halinde takriben 15 hanım.. Girişimle birlikte bütün başlar bana dönüyor ve bakışlardan anlıyorum ki olmamam gereken bir yerdeyim.. Fakat durumu iyi kavrayamıyor, çıkıp gitmeyi beceremiyorum.. Uzakça bir sandalyeye suçlu suçlu ilişiyorum.. Meğer istenmeyişimin sebebi konunun erkeklere mahrem bir mevzu oluşuymuş. Mahrem deyince başka şeyler anlaşılmasın sakın.. Konu kocaların hanımlarına karşı hoyratlığı, anlayışsızlığı, ev işlerine kayıtsızlığı filan.. Hanımların biri bırakıp biri alıyor ve her konuşmacı suçlama çıtasını biraz daha yükseltiyor.. Öyle ki neredeyse erkek olduğuma utanmam gerektiğine inanacağım.. Peki bu erkek düşmanı Amazonlar kimler acep ? Kim olacak.. bir kısmı üniversitedeki tanıdık meslektaşlar..Diğer bir kısmı ise lojman komşularımın eşleri ..Hemen hepsiyle hukukum, muarefem, hiç olmazsa göz aşinalığım var..Eh, orada bulunuşumun niçin hoşa gitmediği şimdi anlaşılmıştır sanırım. Neyse efendim, söz sazı hanımlar arasında dolana dursun Azize Hanım’ın hiç sohbete iştirak etmeyişi dikkatimi çekiyor.. Bu konuda o ne düşünüyor acaba? ..demeye kalmadan bir el çırpışı ve bir öksürük.. Başlar Azize Hanıma dönüyor..Anlaşılıyor ki şimdi top onda..Toplantımızın ecesi ikinci kere elini eline çıtt diye vuruyor ve başlıyor:
-Ay,hanımlar..Ben sizi çok dinledim, imdi siz de beni biraz dinleyin emi..
Eh dinlenecek elbet..Zaten bütün bu yazıklanmalar onu kıvama getirmek ve onaylatmak için değil mi !
-Siz kendi ev halinizi anlattınız, kocalarınızı karadınız..Ben de size kendi erimden, erimle olan münasebetimden söz edeyim..
Azize Hanım derin bir iç geçirip durdu.. Hepimiz dikkat kesildik.. Herhalde bu iç geçirişin gerisinde “benim çektiklerimin yanında sizinki de bir şey mi ?” mealinde derin bir dıram yatıyor olmalıydı.. Bakalım ne diyecek?..Tekrar başladı :
-Bilirsiniz ki benim bir adım, sanım var. Üniversitede tanınan bir hocayım, romanlarımla da Azerbaycanın çok okunan yazarlarından sayılırım..Erime gelince… düzce bir adam, sıradan bir memur..
Ha, demek, iç çekiş bundan imiş. Azize Hanım kocasını kendine yakıştıramıyor zahir..
-Bilir misiniz ki benim kocam hiçbir zaman üzerinde ev anahtarı taşımaz? Neden?
Neden ola ki ?. Acaba sıradan bir adam olması yetmezmiş gibi bir de aksiliğinden olmasın?
-Taşımaz, çünkü ben hiçbir zaman eve ondan sonraya kalmam. İşim, toplantım her ne olursa olsun ayarlar, mutlaka erimin dönüşünden önce evde olurum.. Sonra eve geldiğinde de kapıya iki kere vurdurtmam.. Bir kere tıklarsa ikincisinde ben kapıyı açmış olurum.. Sonra sandalyeye oturur,ben de ayakkabılarını çıkarırım..
Hoppala! Kadınlar birbirlerine ve Azize Hanıma acıyan gözlerle bakıyor, yazıklanıyorlar.. Böyle bir kadına yapılacak şey mi bu..Ah alçak erkekler !
-Ayakkabılardan sonra çoraplarını çıkarır, önceden hazır ettiğim ılık suyla ayaklarını yıkar, havluyla kurularım.. Sırtından ceketini alır hazır bekleyen kahvesini önüne uzatırım..
Yine bir duraklama ve yine manidar bakışlar.. Eyvah ki eyvah..Böyle kadına böyle koca reva mı ilahi !.. Bu çağda, ayakkabı, çorap çıkartmak, ayak yıkatmak! Iııh, insanın midesini bulandırıyor.. Nerede insan hakları, nerede Birleşmiş Milletler… Böyle kıro kocaları asmalı.. Azize Hanım tekrar derin bir soluk alıyor ve bir soru soruyor:
– Peki hanımlar..Ben bütün bunları neden yaparım..Dayak korkusundan mı , yahut aldatılmak endişesinden mi..Neden?
-??? ..
-Şimdi beni ayıplayacaksınız.. Evet bütün bunları ben kendi isteğimle yaparım.. Bunları yapınca kendimi evin hanımı gibi hisseder, mutlu olurum.. Kocama gelince..Her seferinde bana mani olmak ister..Der ki; Hanım, Allah aşkına dünyada senin yaptığını yapan kadın mı kaldı..Bırak bunları da beni de mahcup etme.. .. O böyle der ama ben bunu kendime kabul ettiremem.
Bu beklenmedik sonuçla ortada buz gibi bir sessizlik.. Kadınlar onurlarının çiğnenmesi ve aşağılanma hissiyle öfkeli ve kırgın.. Bakışlar adeta bağırıyor: Sen de mi Brütüs ! Ama karşılarında dağ gibi Azize Hanım var..Pes etmiyor ve devam ediyor:
-Ay Hanımlar, imdi bana iyi kulak verin..Ben size demiyorum ki siz de kocalarınızın ayaklarını yıkayın. Ben başka bir çağın adamıyım, siz başka bir çağın…Lakin demek istediğim şu..Düşmanlarımız boş durmuyor hanımlar ! Türk dünyasında herkesi herkese, düşman ettiler, yurdumuza ateş saldılar…Kardeşi kardeşe, sağ gözü sol göze düşürdüler..yetmedi.. Kala kala elde avuçta bir aile ocağımız kaldı. Şimdi sıra ona geldi.. Feminizm adı altında kadınları erlerine düşman edecekler ve yuvamızı başımıza yıkacaklar.. Aman ha hanımlar, aman ha !
Aradan otuz yıl geçti.. Nur içinde yatsın, Azize Hanım 2002 yılında rahmete uçtu..Ama ben televizyonda, gazetede ne zaman bir aile faciası duysam, okusam, hala otuz yıl önceki o feryadı hatırlarım: Aman ha !
