Yozgatlı İhsan Efendi , Haz. Ekmeleddin İhsanoğlu, Doğan Kitap, 2018, 513s.

Cihan OKUYUCU
Yakın tarihimizde ismi daima başka bir isimle birlikte hatırlanan nice mühim şahsiyetler vardır. Bu kabil şahsiyetlerden biri de adı her zaman Mehmet Akif’le birlikte anılan Yozgatlı İhsan Efendi’dir. Zira İhsan Efendi neredeyse yüz yıldır tartışılıp duran Akif’in yakılan Kuran Meali meselesinin merkezindeki isimdir. İşte adı Mısırla, Mehmet Akif’le ve bilhassa Kuran mealiyle birlikte hatırlanan bu ahlak ve karakter abidesi zatın yıllardır sabırsızlıkla beklenen biyografisi “ Kaybolan Dünyadan Nurlu Bir Sima: Yozgatlı İhsan Efendi” unvanıyla nihayet teşrif etmiş bulunuyor. Eserin ehemmiyeti her şeyden önce onun İhsan Efendi’nin oğlu Ekmeleddin İhsanoğlu tarafından kaleme alınmış olması. Başarıyla deruhte ettiği 25 yıllık İrcica direktörlüğü, İslam Konferansı Genel Sekreterliği ve parlamentodaki hizmetleriyle ülkemizin saygın ve tanınmış simalarından biri olan Ekmeleddin Bey müdakkık bilim adamı vasfına yakışır titizliğiyle bir biyografinin nasıl yazılacağını bu eserle ortaya koymuş bulunuyor. “Bu Kitap Nasıl Vücuda Geldi”(s.15-25) başlığı altındaki özetlemeye göre kitabın yazımı neredeyse 40 yıllık bir süreci kapsamakta. Henüz 17 yaşında iken babasını kaybeden Ekmeleddin Bey, önceleri her hayırlı evlat gibi babasına olan vefa borcunu ödemek üzere malzeme toplamaya ve yazmaya niyetlenmiş; ancak zamanla bu işin ferdi bir vecibeyi çok aşan tarihi bir görev olduğunu farketmiş. Ne var ki gerek malzeme temini gerekse araya giren mühim görevler sebebiyle yazım işi bugünlere kadar sarkmış.
Bu yazım hikayesinden sonra eserde İhsan Efendinin hayatı kronolojiye uygun olarak dönemler halinde ele alınıyor. “Yozgat Yılları “(s.25-69) başlıklı İlk bölümde varlıklı bir aileye mensup olan İhsan Efendi’nin şeceresi , dost çevresi , parlak başarılarla dolu medrese yılları ve tasavvufi ilgileri vb. özetlenmekte. 1924 yılına kadar devam eden bu bahisler; çok çeşitli kaynaklardan temin edilen belgeler, yazı ve fotoğraflarla zenginleştirilmiştir. Esasen elimizdeki eserin cazibesini arttıran temel hususlardan biri de bu belgesel malzeme zenginliğidir. Aynı yıl tahsilini sürdürmek üzere İstanbul’a gelen genç medreseli “tevhid-i tedrisat” kanunu çıkınca artık memlekette dini tahsil imkanı kalmadığı gerçeğini kavramış ve hayatının en ciddi kararını alarak Ezher’de okumak üzere hicrete karar vermiştir. 1924 yılının Ekim ayında İskenderiye’ye müteveccihen hareket eden vapur iki büyük mustaribi yol arkadaşı edecektir: Mehmet Akif ve İhsan Efendi. Talihin garip bir tecellisi olarak genç medreseliyi hicrete icbar eden dönem şartları istiklal marşı şairini de aynı kadere mahkum etmiştir. Böylece Akifi ilk olarak İstanbuldaki Kelami Dergahında tanımış olan İhsan Efendi uzun Mısır yılları boyunca büyük şairin neredeyse yegane dostu , sırdaşı ve hatta sığınağı olacaktır.
İhsan Efendi’nin Mısır yılları dine ve ilme hizmet yolunda her türlü dünyevi nimeti elinin tersiyle itmesini bilen idealist ve demir iradeli bir gencin göz yaşartıcı başarı hikayesidir. Ahlaki salabeti ve ilmi kifayetiyle kısa zamanda kendisini ilim çevrelerine tanıtan ve sevdiren İhsan Efendi 1937 yılına kadar Ezherdeki bütün ilim basamaklarını tamamlamaya muvaffak olur. Artık saygın bir müderris olan İhsan Efendi bu tarihten vefatına kadar Mısır’da çeşitli görevler ihraz eder. Bir Türk medresesi olan I. Mahmut Medresesi’ndeki müderrislik ve müdürlük, Kraliyet Sarayındaki Osmanlı Arşivlerini tasnif, Ayn Şems Üniversitesindeki Türkoloji Bölümü kuruculuğu ve Mısır Milli kütüphanesindeki Osmanlıca Yazmalarla ilgili katalog çalışmaları bu vazifeler cümlesindendir. Mesaisini tamamen okutma ve bahsi geçen faaliyetlere hasr eden İhsan Efendi’nin telif ve tercümeye pek iltifat etmediği anlaşılıyor. Bu babdaki iki istisna dost hatırına Arapçaya kazandırdığı Ali Himmet Berki’nin Fatih’le ilgili kitabıyla Mehmet Akif’in, İbrahim Sabri tarafından yapılan Gölgeler tercümesine yaptığı katkılardır. Ekmeleddin Bey’in şehadetine nazaran, adı esirgenmekle birlikte, 3 cilt halinde basılan Mısır Milli Kütüphanesi Türkçe Eserler Kataloğunda da onun büyük emekleri bulunmaktadır. Kendisine büyük imkanlar temin edebileceği halde Mısır vatandaşlığına geçmeyi milli hisleriyle telif edemeyen İhsan Efendi bu ülkede geçen uzun hicret yılları boyunca sürekli memleketle ve memleketteki dostlarıyla irtibat halinde olmuş ve sayısı yıldan yıla artan Mısırdaki Türk öğrencilerinin hocalık ve hâmiliğini milli bir görev addetmiştir. Bu eserde İhsan Efendiyle ilgili bilgilerin ekserisinin onun çevresindeki talebelerin şehadetlerine dayanması da bundandır.. Sözgelimi Ertuğrul Düzdağ tarafından neşredilen ve büyük bir teveccühe mazhar olan Ali Ulvi Kurucu’nun hatıralarında İhsan Efendi’ye büyük yer ayrılmaktadır. Keza bendeniz tarafından neşre hazırlanan A.Muhtar Büyükçınar’ın Hayatım İbret Aynası ile Nurettin Boyacılar’a ait Bir Ömür Böyle Geçti isimli hatıratlar da İhsan Efendi’nin şahsiyet ve karakteri etrafında mühim şehadetleri ihtiva etmektedir. Ekmeleddin Bey, yer yer bahsi geçen hatıratlardan da iktibaslarda bulunmakla birlikte baba dostlarının ve talebelerinin henüz basılmamış hatıralarından da istifade etmektedir. Bilhassa Ali Ulvi Kurucu’nun basılı hatıratına girmemiş olan sohbet notları ile İhsan Efendi’nin çok yakınında bulunmuş İsmail Ezherli ve İsmail Hakkı Şengüler’in henüz neşredilmemiş hatıratları ana kaynaklar durumundadır. Şüphesiz bu hatıratların da bir an evvel yayınlanması gerek İhsan Efendi portresinin tamamlanması, gerekse Şeyhülislam Sabri Efendi, Sabri Efendinin oğlu şair İbrahim Sabri, Zahid Kevseri ve emsali mühim zevatın tanınması açısından bir kazanç olacaktır. Eserin bu bahisler etrafında ele aldığı konulardan biri de Ezher çevresindeki Türk öğrencilerin daima kanayan bir yara olan ve 28 Şubat sürecinde tekrar gündeme gelen tahsil ve denklik problemleriyle ilgili faaliyetlerdir. Eser bu kabil yan bahisler bakımından da dökümanter bir nitelik taşımaktadır.
Önceki bilgileri daha ziyade baba dostlarından temin eden yazar Aile Yuvası(s.287-335) başlıklı bölümden itibaren hatıraların bir parçasına dönüşüyor. İhsan Efendi geç denebilecek bir yaşta 1938 yılında Rodos Türklerinden Seniye Hanımla hayatını birleştirir. Ancak bu mutlu yuva iki acı kayıpla sarsılır. İlk evlat Hümam henüz 1,5 yaşında iken, ikinci evlat Yahya ise 7 yaşında vefat ederek aileyi büyük bir acıya gark eder. Elde avuçta ailenin tek evladı Ekmeleddin kalmıştır. Yaşadığı acılarla şeker hastalığına duçar olan İhsan Efendi vaktinden önce yaşlanmış, kalbi teklemeye başlamıştır. Memleketten gelen üzücü havadisler şekerini tetikler, acılarını iyice katmerleştirir. Daima siyasetten uzak durmakla birlikte memleketteki dini gelişmeleri heyecanla takip eden İhsan Efendi için 1960 ihtilali ve bilhassa Menderes’in idamla yargılanması büyük bir hüzün kaynağıdır. Son zamanlarında sık sık :”Allahım bana Menderesin asıldığını göstermesin” diye yakaran İhsan Efendinin bu niyazı ind-i İlahide makbul olacak ki Menderes’in idamından takriben iki ay evvel 15 Temmuz 1961’de ircii emri vâki olur. Yazarın annesi Seniye Hanımdan naklettiği şu hadise ömrünü Hak yoluna adayan bu mübarek insanın Hak katındaki kadr ü kıymetine şehadet etmektir. “ Vefatından iki gün önce idi. Gece sabaha karşı yatağında doğrularak büyük bir heyecanla, Arapça hoş geldiniz manasına gelen “Ehlen ve sehlen ! Ehlen ve sehlen !” demeye başladı. Ben şaşırıp kaldım. Kendisine:”Kime hoş geldiniz diyorsunuz, ne oluyor, hayırdır ?” diye sorduğumda, “Hazret-i Peygamber evimizi teşrif buyurdular, görmüyor musun ? diyerek yine “Ehlen ve sehlen “ demeye başladı.(s.327)
Talebeler tarafından teçhiz ve tekfin edilerek Şeyhülislam Sabri Efendi’nin de bulunduğu makbere defnedilen İhsan Efendinin mezar taşına şair dostu İbrahim Sabri’nin intak-i Hak kabilinden düşürdüğü şu tarih mısraları hakkedilmiş:
“Bir bir” çıkıp esfele
Tarihi oldı sadır
Rahmana göçtü İhsan
“Cennettedir mücavir”

Yazar vefat bahsinden sonra “Sima ve Seciye” (s.335-81)başlığı altında babasının fiziki ve ruhi portresini resmediyor. Bütün tanıdıklarının üzerinde ittifak ettikleri nokta İhsan Efendinin her türlü alayiş ve gösterişten uzak olarak dini tam bir inanmış ve adanmış adam ruhuyla temsil ettiği hususudur. Bu bakımdan tanıdıkları tarafından daima “Peygamber ahlaklı adam” olarak nitelendirilmiştir. Bu seciyenin en bariz çizgileri ciddiyet ve emanete riayet olmalıdır. Kendisi de öyle bir adam olan Mehmet Akif’in ona meclubiyeti de buradan gelmiş olmalı.. Yazarın eser boyunca bir çok farklı ağızdan naklettiği bu vasıfları bendeniz de hatıratını neşrettiğim merhum Ahmet Muhtar Büyükçınar’ın ağzından defaatle dinleme imkanı buldum.. Merhum Hocamız sohbetlerinde İhsan Efendi’nin emsalsiz emanet anlayışını çeşitli örneklerle tasvir eder ve onun bilhassa bu vasfına duyduğu hayranlığı dile getirirdi.. Nitekim Akif tarafından kendisine emanet edilen Kuran Mealini bir çok tazyike rağmen sonuna kadar muhafaza edebilmesi ancak böyle bir ahlaki salabetle izah edilebilir.
Mısırdaki Türk alimleri ve bunların gerek birbirleriyle gerekse babasıyla olan münasebetlerine de bir başlık açan yazar eserinin son kısmını en çok merak edilen bahse, yani Mehmet Akif ve Kuran Meali bahsine tahsis etmiştir(s.427-73) Yazar bu kısımda anlatılan Akif-İhsan Efendi dostluğuna ait örnekleri tabiatıyla daha önceki yazılı veya sözlü kaynaklardan alıntılamaktadır. Ancak Mealin yakılması hadisesi kendisinin de tanıklığı ve katılımıyla gerçekleşmiştir. Bu anlatıma göre baba, vefatından birkaç gün önce henüz 17 yaşındaki oğlunu yanına çağırmış ve şu vasiyette bulunuştur:
“ Oğlum bu dünya fanidir, hepimiz ölümü tadacağız. Sana ben öldükten sonra yerine getirmeni istediğim önemli bir vasiyetim var. Gördüğün şu gözde bir iki tomar defter var. O gözün anahtarı orta gözdedir. Ben ölünce o gözü açıp oradaki defterleri yakacaksın”
Genç Ekmeleddin vefatı takip eden günlerden birinde bu vasiyeti taziye için gelen baba dostlarından İbrahim Sabri Beyle paylaşır. Bu sırada İsmail Hakkı Şengüler, Ali İhsan Okur ve Osman Saraç da oradadır. Oradakilerin hepsinin yaşça başça büyüğü olan İbrahim Sabri büyük bir tehalükle bu vasiyeti yerine getirme gayretine girer ve hem Akife ait iki tomar hem de İhsan Efendinin inci gibi bir yazıyla çoğalttığı diğer bir nüsha parçalanarak bir leğen içinde yakılır. (s.465-66) Yazar, günümüzden geriye bakıldığında pek anlamsız bir gayretkeşlik gibi görünen bu tavrı hadisenin vuku bulduğu şartlar içinde değerlendirmek icab ettiği kanaatindedir. 27 Mayıs rejimi eski devrimci hevesleri yeniden uyandırmış, sağda solda ibadetlerde yeniden Türkçeye dönülmesi seslendirilmeye başlanmıştır. Gerek İhsan Efendi’nin kıyamayıp onca yıl sakladığı emanetin yakılmasını talebi, gerekse İbrahim Sabri Bey’in tehalükü ancak bu endişelerle izah edilebilir. Nitekim bu zatın bu vesileyle yazdığı şu mısralar bahsi geçen endişeleri pek güzel ifade etmektedir:
O bir kitaptı ki yangın denilse layıktı
Kalaydı belki yakar kül ederdi imanı
O bir ateşti ki sönmezdi etmeden ihrak
Yakıldı, sönmesi kurtardı nass-ı Kuranı (s.467)
Ekmeledin Bey, bu iç burkan hadisenin tasvirinden sonra bir teselli payı olarak Mealden her nasılsa kurtulan bir defterin varlığını müjdeliyor. Kuran-ı Kerim’in baştan Al-i İmran Suresinin sonuna kadar olan kısmının mealini ihtiva eden bu defterin bazı sayfalarının fotoğrafları örnek olmak üzere esere dercedilmiştir. Yazar defterle ilgili daha fazla bilgiyi ileride yapacağı müstakil baskıya tehir ediyor.
Sonuç olarak diyebiliriz ki Ekmeleddin Hocamız uzun bir emeğin ve her satırda hissedilen ve göz yaşartan derin bir rikkatin mahsulü olan bu eseriyle sadece babasına olan vefa borcunu ödemiyor, tarihi bir borcu da ifa ediyor. Konu hakkında temel bir kaynak değeri taşıyan ve üzerinde çok konuşulacağı, çok yazılacağı şüphesiz olan bu çalışmayla sevgili babasını manen ihya eden yazar henüz genç yaşlarında nail olduğu Ali Ulvi Kurucu’nun şu manzum iltifatını hak ettiğini göstermiş bulunuyor:
Ekmel gibi evladı olan bir baba ölmez
Ruhun bu büyük serveti dünyaya gömülmez (s.275)
Okuyan herkesi başını iki eli arasına alıp derin düşüncelere salacak ve ; “ yahu bu dünyada böyle adamlar da yaşamış !” dedirtecek ; katıksız inancın, ihlasın ve emniyetin müşahhas örneği olan âlim babaya rahmet ve minnet, onun hayrülhalefi olan Hocamıza da sağlık ve afiyet niyazıyla bitirelim vesselam.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir