Bahtiyar Aslan’la Bir Söyleşi

Söyleşiyi Yapan: Dilara Pınar ARIÇ

Yazarlığa nasıl başladınız?

 

Birçok yazar gibi ben de şiirle başladım. Sanırım ilk şiirlerimi lise yıllarında yazdım. Amatörce şiirlerdi. Vezin ve kafiyeyi tutturunca şiir oldu sanıyordum galiba. Bunun gerisinde yaşadığım aile ve kültür çevresi var tabii. Sözün daima çok önemsendiği bir coğrafyada doğup büyüdüm. Köyümüzde, kasabamızda neredeyse herkesin şiirle bir ilgisi vardı. Hâlâ da önemli oranda devam ediyor aslında. Kavgalar bile şiirle yapılırdı. Aile çevresinde de şiir söyleyenler vardı. Ninem, amcam, annem, babam zaman zaman şiirler söylerdi. Bir de ağıt geleneği canlıydı. Sanırım bilinçaltıma sözün önemi duya duya, göre göre işlemiş. Üniversite yıllarında da şiir yazıyordum. Elazığ’da arkadaşlarla birlikte Nilüfer diye bir dergi çıkarmaya karar verdik. Orada denemeler filan da yazmaya başladım. Hikâyeyle tanışmam hayli geç oldu. Bir gün hikâyeci olacağımı hiç düşünmemiştim. Türk Edebiyatı dergisinde Beşir Ayvazoğlu’na yardım ediyordum. Bir vesile ile ilk hikâyemi yazdım. Sonra Beşir Bey’in destek ve teşvikleriyle hikâyeci oluverdim. Hatta zaman zaman zorlamasıyla… Farklı vesilelerle uzun uzun anlattığım için tekrarlamak istemiyorum.

 

Yazarlık mesleğinizi icra ederken kullandığınız yöntem nedir?

 

Belki de ben yöntemsiz bir yazarım. Bir yöntemim olsa roman yazardım şimdiye kadar üç beş tane. Yazarların yöntemleri olmalı elbette. Mesela defter tutanlar, notlar alanlar, çantalarında sürekli yazmak için defter, kalem taşıyanlar var. Biriktiriyorlar. Hikâyeleri üzerinde aylarca çalışanlar, yeniden yazanlar, kurgulayanlar filan… Doğru olanı bu elbette. Benim böyle bir yöntemim yok. Hâlâ şiir gibi ilhamla yazıyorum galiba. Bu sebeple kurgu bakımından çok sağlam hikâyeler yazamadım galiba. Doğrusu çok da önemsemiyorum. Yazmayı seviyorum ve geldiği gibi yazıyorum. Genellikle bir oturmaya ve bir iki saat içinde yazıyorum hikâyelerimi. Ama sonra dönüp baktığımda bunların zaten çok önceleri içimde yazılmış olduğunu görüyorum. Epeyce yazılacak hikâye biriktirmişim galiba. Onlar gün gelince yüzeye çıkan derin dip suları gibiymiş.

 

Yazarlığın bir metodu var mıdır?

 

Varsa da bilmiyorum. Olmalı mı? Bir fikrim yok. Yazarlık –sanatkâr yazarlığı kastediyorum- bir ruh işidir. İnsanın sonradan, çalışarak sanatçı olması mümkün değil. Fakat elbette hepimizin içinde Allah’ın sanatkâr sıfatından bir iz var. Bunu açığa çıkarmak önemli. Çalışarak, bir metot uygulayarak bunu ortaya koyabilirsiniz. Ancak sınırlıdır genellikle. Hatta başarılı romanlar ve hikâyeler de yazabilirsiniz. Böyle insanlar var. Fakat doğuştan sanatkâr değilseniz hangi metodu uygularsanız uygulayın, ne kadar çalışırsanız çalışın bir Tolstoy olamazsınız, Tanpınar olamazsınız. Bu uzun bir konu. Dil ve ruh meselesi var içinde, insanın sözle kemale ermesi filan… Eğer ille de bir metot lazımsa, sözün ruhla çok yakın bir ilişkisi olduğunu göz önünde tutarak çalışmayı öneririm. Sözünüzle aranızda hiç mesafe olmayacak yani.

 

Yazarlık eğitimine inanıyor musunuz?

 

Bu sorunun kapsamına bağlı tabii. Yazarlığın bir teknik tarafı var elbette. Roman ve hikâye yazma teknikleri öğretilebilir. Kurgu nasıl yapılabilir, gözlem nedir, anlatım teknikleri nelerdir gibi öğretilebilecek şeyler vardır. Akademide de bunlardan yazarlık eğitimi amaçlı olmasa da bahsediyoruz zaten. Bana yazarlık eğitimi meselesi çok sıcak gelmese de günümüzde bu tür eğitim yapan bir takım kurum ve atölyelerden epeyce hikâyeci filan çıktığına şahitlik ediyoruz. Bunu inkâr etmek mümkün değil. Belki bir potansiyeli ortaya çıkarmaya yarıyordur kimi zaman. Tabii bir de bunun Türkiye ortalamasıyla ilgili bir boyutu var. Türkiye’de dil edebi anlamda epeyce gerilemiştir maalesef. Edebiyat piyasası da çok farklı kimi zaman da kirli bir görünüm arz ediyor. Edebiyat maalesef metalaştı. Bunu artık herkes kabul ediyor ve söylüyor. Şunu söylemeye çalışıyorum; vasat o kadar kötü ki, hiç edebi yeteneği olmayan birini bile belli bir eğitimle bu vasata ulaştırmak mümkün. Çok mu acımasızım, evet. Dolayısıyla bu okullardan, bu tür eğitimlerden büyük yazarlar, büyük eserler çıkmayacak şüphesiz. Ama vasata hitap eden çok sayıda yazar çıkacak. Metalaşan edebiyat kısmına zarınızı atmak için yazar olmanıza da gerek yok, sansasyon yeterli.

 

Yazar olmak için nasıl bir eğitimden geçmek gerekiyor?

 

Bunu çok kısa cevaplayacağım. Tabii ki büyük yazarları ve büyük eserleri okumak şart. Fakat esas olan dil ve ruh eğitimidir. Hatta ikisinin birbirinden ayrı olamayacağının bilinciyle bir eğitim sürecine girmektir. Bu da kişinin kendi kendisini eğitmesidir. Yazar adayının kendi yolunu kendi çizmesi gerekir. Deniz fenerlerine, işaret fişeklerine bakarak tabii…

 

Yazarlığın okulu var mıdır?

 

Yazarlık okulları vardır ama yazarlığın okulu yoktur.

 

Yazarlık serüvenine başlarken nasıl bir yol izlemek gereklidir?

 

Aslında bunu yukarıda cevaplamış olduk. Bir amaç belirlemek lazım. Çoğu zaman bunu da kişinin kendisi belirlemez. Tanrının belirlediği bir amaç vardır; insan olmak yani kişinin kendisini gerçekleştirmesi… Bu amaca nasıl ulaşılabilir? Daha insan –daha iyi insan demiyorum, dikkat edin- olmak için izlenmesi gereken yoldur izlenmesi gereken. Tolstoy büyük bir örnek olarak duruyor orada. Yunus, Mevlana ve daha niceleri. Bu konuda da söylenecek çok şey var.

 

Yazarlığın tanımını yapmak isteseniz hangi cümleyi kullanırdınız?

 

İnsanın kendisinin, evrenin ve Tanrının hakikatini kavramak için kelimelere başvurması; Tanrıyı dil ile araması…

 

Yazarlık popüler bir meslek midir?

 

Popülerleştiğine şahit oluyoruz. Yukarıda söylediğim edebiyatın metalaşmasıyla ilgili bir durum bu tabii. Yazar olmak isteyenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. İşte yazarlık atölyeleri filan dolup taşıyor. Yayınevlerinin, dergilerin mail kutuları gönderilmiş eserlerle dolu. Demek ki epeyce popüler. Tabii bunun gerisinde kitaplarının yüzbinler bastığını görmek, kalabalık imza günleri filan hayali var. Çünkü önlerinde bu tür kötü örnekler var. Bir kendini arayış, bir yolculuk fikri yok. Kötü örnekler üzerinden popülerleşen bir mesleğe dönüştü. Maalesef hep olumsuz şeyler söylüyorum.

 

Yazar olmak isteyenlere tavsiyeniz nelerdir?

 

Bence en baştan istikametlerini belirlemeleri gerekir. Ne yapmak istediklerini defalarca sorup cevaplamalılar. Bir sürü soru ve cevap biriktirmeleri gerekir: “Neden yazar olmak istiyorum?”, “Nasıl bir yazar olmalıyım?”, “Yazarak değişecek miyim, gelişecek miyim, kendime ya da insanlara bir şey katacak mıyım?”, “Yazdıklarımı kimin okumasını istiyorum?”, “Şöhret ve para mı yoksa sanat mı?” gibi birçok soru ve bunların net cevapları… Sonra da bu cevaplardan birine tutunarak çalışmalarını tavsiye ederim. Polisiye tercih edebilirler, çocuk edebiyatını yahut popüler yazarlığı da tabii. Ama önce karar vermeleri gerekir.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir